Diyarbakır Karacadağın eteklerinde 8 10 yaşlarında bir çocuk içinde sevgi umut eğlence oyun ( bir çocukta olması gereken duygular değil mi zaten) elinde bir gül koşar adım annesine gülü vermeye gidiyordu. Gülün dikenleri biraz çizmişti elini hatta kanatıyor bile denebilirdi. Olsundu annesi mutlu olsun ona yeterdi.
Çakıl taşları hızlı koşmasını engellese de sonunda çadıra varmak üzereydi. Gereksiz bir sessizlik olduğunu sonradan fark edecekti ama çadıra vardığında sevgi dolu mutlu çocuktan eser kalmamış beş saniyede otuz yıl yaşlanmıştı. Kin nefret ve öfke doluydu. Gözlerine inanamamıştı nasıl olurda bunlar olabilirdi.
Yerde sayısız kovan- bunların sayısını sonradan öğrenecekti- ve onlarca çakıl taşları üstünde beyaz bir el baskısı... Öfkeden deliye döndüğü için sıktığı yumruğundaki dikenlerin elini daha fazla kanattığını ilk başta fark etmemişti. Parmaklarının arasından kanlar damlamaya başlayınca gülü bırakıp tüm çakıl taşlarındaki baskıyı avucundaki kanla kapatmaya çalışıyor adeta bir intikam için and içiyordu. Dakikalar içinde kan kaybından ve öfkeden başı dönmüş gözleri kararmaya başlamıştı ki tanıdık bir ağlama sesini duydu veya duyduğunu sandı ama bu gerçeği teyit etmekte geç kalmış çoktan bayılmıştı bile.