Mrcl

Hegel'in köle-efendi diyalektiği bir ölüm kalım savaşını betimler. Daha sonra efendiye dönüşen taraf ölümden korkmaz. Özgürlük, tanınma ve egemenlik arzusu onu çıplak yaşam derdinden kurtarır. Gelecekteki köleyi Başka'ya tabi olmaya iten de ölüm korkusudur. Köleliği ölüm tehdidine tercih eder. Çıplak yaşama sarılır. Bu mücadelenin sonucunu belirleyen bir tarafın fiziksel üstünlüğü değildir. Daha çok, "ölme becerisi" belirleyicidir. Ölme özgürlüğü olmayan taraf yaşamını tehlikeye atmaz. "Kendiyle birlikte ölüme kadar gitmek" yerine, "kendi olarak ölümün içinde durarak" kalır. Ölümü göze almaz. Böylece köle olur ve çalışır.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Giderek daha da narsisistleşen bir toplumda yaşıyoruz bugün. Libido esasen kendi öznelliğine yatırım yapıyor. Narsisizm kendini sevmek değildir. Kendini seven özne, Başka'yla arasına kendi lehine işleyen negatif bir sınırlama getirir. Narsisist özne ise sınırlarını net bir şekilde belirleyemez. Böylece kendisiyle Başka arasındaki sınır bulanıklaşır. Dünya ona sadece kendi anıştırmalarının gölgesinde görünür. Başkayı başkalığı içinde tanıma ve bu başkalığı teslim etme becerisi yoktur. Sadece kendini bir şekilde yeniden tanıyabildiği yerlerde anlam vardır. Her yerde kendi gölgesinin peşinde bata çıka ilerler ve nihayetinde boğulur.
Levinas hem okşamayı hem de şehveti erotik arzunun figürü olarak yorumlamıştır. Yokluğun negatifliği ikisi için de esas niteliğindedir. Okşamak, "kendini geri çeken bir şeyle oyun" dur. Sürekli geleceğe doğru gözden kaybolan şeyin peşine düşmektir. Arzusu, henüz olmayandan beslenir. Müşterek duyumun orta yerinde Başka'nın yokluğu şehvetin keskinliğini ve yoğunluğunu oluşturur. Bugün gereksinim, tatmin ve hazdan başka bir şey ifade etmeyen aşk, Başka'nın geri çekilmesi ve gecikmesine tahammül edemez. Arama ve tüketme makinesi olarak toplum, bulunamayan, ele geçirilemeyen ve tüketilemeyen namevcuta yönelik arzuyu lağveder. Ama Eros, Başka'yı "hem veren hem de gizleyen" "çehre" karşısında uyanır. "Çehre", hiçbir gizemi olmayan ve pornografik bir çıplaklıkla kendini bir meta olarak sergileyen ve tam bir görünürlük ve tüketime teslim eden face'in, yüz'ün tam karşıtıdır.
Birden hüzünlü ilahiler duyuldu ve adamlar karanlık gölgeleri yaran ve sahneye yalnızca hassas ruhların anlayacağı bir miktar dehşet katan birkaç meşale gördüler. Çan sesleri daha da yükseldi ve hâlâ, ancak güçlükle duyulan bu matemli ezgilere o ana kadar gökyüzünde bulunmayan şimşekler ve önceden duydukları cenaze seslerine karışan arkadan gelen gökgürültüleri katılmıştı. Gökyüzü boyunca çakan şimşek arada bir meşalelerin kasvetli alevlerinin ışığını karartarak, cenaze alayının eşlik ettiği bu kadını mezarına götürme hakkı için yeryüzü sakinleriyle rekabet eder gibi görünüyordu. Her şey dehşete neden oluyor, her şey kedere işaret ediyordu ve bizzat doğanın kendisi sonsuz matem giysisini giymiş gibi görünüyordu.
Kötü talih bunları bize yapanı ezerken geçmişteki hataları hatırlamak zorunda mıyız? Bu olurken, borçlu olduğumuz tek intikam onun acısını hafifletmektir. Hem kalbi kendi serzenişleri ile yüklüyken kederini arttırmanın ne anlamı var?..