Ahh Martinnn... Herşey o duyguyla başladı ... AŞK.. Hayatı cehenneme çevirenin de insanı arşa çıkarırcasına mutlu edenin de aynı duygu olması çok tuhaf değil mi? Martin aşık olur kendi sınıfından olmayan birine ve bu aşkla kendi eksiklerini görmeye, aşık olduğu burjuvazi kıza ve ailesine layık olmaya çalışır.. Kültürel anlamda gelişmek için sabah akşam okur okur.... Sonra yazmanın zevkini keşfeder yine aşk vesilesiyle çünkü gördüğü güzellikleri Ruth 'a anlatmak ister. Yazmak, daha çok yazmak, dergilerde yazdıklarını görmek, onların yayınlanması ve yazdıkkarı karşılığında aldığı parayla zengin olmak tek arzusudur artık.. Yine aşk tan.. Böylece Ruth ve ailesine layık bir damat olacağını düşünür. Bu gayeye ulaşmak için yaşadıkları, çektiği sıkıntılar ve bunlar karşısındaki azmi hayran bıraktı kendine.. Amacına ulaştığı zamanki o tükenmişlik hissi de, çabaladığı hiçbirşeyin amacına ulaştığı andaki kadar mutlu etmediğini anladığı zamandaki o trajik son da hadi be Martinnn dedirtti. Bu kadar kolay pes edemezsin... Martin pes etti Çünkü Rutha hissettiği Aşk ne kadar gerçek ve yoğunsa Ruth un ona karşı hisleri de o kadar boş ve yoktu aslında.. Martin bunu anladığı an dünyadan, hayattan elini eteğini çekip gitmeye karar verir....Herşey Yine aşktan... O an en çok Lizzie ye üzüldüm Martini gerçekten seven kadın. Belki de ruhuna huzur doldurup onu gerçekten mutlu edecek tek kadın.. Ona bi şans verip kendini ona bırakman bu kadar zor muydu be Martin? Onu sevmeye çalışmak, hayatına Koymak düşüncesi intihardan daha mı dayanılmaz ve imkansızdı? Bi insan bi insanı nasıl bu kadar sevemez? Sevmeye çalışmaz? Ah Martin ahhh...