Adler’in buradaki argümanına odaklanalım. Benliği belirleyen, deneyimlerin kendisi değil deneyimlere verdiğimiz anlamdır. Korkunç bir felaket ya da çocuklukta kötü bir muamele ve ya benzeri deneyimlerin kişiliğin oluşmasında bir etkisinin olmadığını söylemiyor; bu olayların etkisi güçlüdür. Ama mesele şu ki hiçbir şey aslında bu etkiler tarafından belirlenmiyor. Bizler kendi hayatımızı, bu geçmiş deneyimlere verdiğimiz anlamla belirliyoruz. Hayat birisinin sana verdiği bir şey değil senin seçtiğin bir şeydir ve hayatı nasıl yaşayacağına da sen kendin karar verirsin.
Çelişik gibi görünse de, yalnız kalabilme yeteneği sevginin tek koşuludur. Erich Fromm/ Sevme Sanatı kitabında geçen bu cümleler aslında saf sevginin yalnız kalabilme yeteneğiyle paralel olduğunu anlatır.
Yani bir kişi kendiyle baş başa kalabilirse, kendini tanıyabilir, kendine yabancı olmayan da içsel olarak tamamlanabilir. Kendi düşünce ve duygularıyla barışık olabilirse bir diğerini gerçek bir sevgiyle sevebilir.
Çünkü gerçek sevgi ihtiyactan doğmaz. Eğer kişi kendisiyle barışık değilse, başkasını sevdiğini sanırken aslında boşluğunu doldurmaya, eksikliğini kapatmaya çalışır. Yani bu durumda sevgi “verme” değil, “tam olma” isteğiyle şekil alır.
Kendi yalnızlığından korkmayan insan, başkasına özgürce ve koşulsuz sevgi sunabilir.