Aşk her şeyden evvel hissi bir alışkanlıktır. Gözlerimiz belli bir güzelin yüzüne alışır; muhayyilemiz belli bir hava içinde sarılı kalır; kalbimiz yalnız bir sesin, bir ismin tiryakisi olur ve işte, bunu değiştirmek zorunluluğu baş gösterince insan kendisini çırılçıplak soyulup evinden sokağa atılmış kimsesiz, avare yaşamaya mahkum olmuş hisseder. Kendi kendine: ''ben şimdi nereye gitsem, ne yapsam?'' diye söylenir. Artık alemde bütün vazifeleri sona ermiş gibi gelir. Bütün organizmasında, tıpkı sıcak bir memleket mahsulü olan bir ağacın soğuk bir iklime getirildiği vakit gösterdiği hazin can çekişme manzarasına benzeyen bir hal gelip çatar.
Hayır, cehennem, şeytanlarıyla, yeryüzünün altındaki büyük çukur değildi. İnsaların yüreğindeydi, en erdemlinin, en adilin gönlünde. Tanrı bir uçurumdu, insan bir uçurum …
Zayıf bir ruh, bedene uzun süre dayanacak güçte değildir. Ağırlaşır, bedenleşiverir, çatışma da sona erer. Ama sorumluluk duyan kişilerde, gözlerini gece gündüz ulu ödev’den ayırmayan kişilerde, bedenle zihin arasındaki çatışma amansız bir şekilde patlak verir, ölümceye dek de sürüp gidebilir