Müderris İdris

Köşe bucak her yerin (caddeler, sokaklar, dükkânlar, marketler, oteller vb.) kameralarla izlendiğini zaten biz de görebiliyorduk. Kameraların aynı zamanda yüz ve retina taraması yaptığını, ayrıca yakın çevresindeki bütün sesleri kaydettiğini öğrendim. Günlük sohbetlerden telefon konuşmalarına… Bu, ziyaret ettiğimiz şehirlerde insanların neden sessiz sessiz oturduğunu, sokaklarda niçin harareti sohbet ve muhabbet meclislerine rastlamadığımızı da açıklıyordu. Uygurlar “potansiyel birer terörist” olarak görüldüğü için, günlük kullanımda dahi bütün bıçak, kama, satır, keser vb. aletler QR kodlarla herkesin kimlik kartına tanımlanmıştı. Toplu taşıma araçlarında bıçak ve çakmak taşımak kesin şekilde yasaktı. Pilavcıdaki manzara, Uygurlarca kullanılmak üzere masalardaki bıçakların zedelenmiş, adeta kesici aletlerle ilgili “güvenlik” tedbirlerinin zorunlu olduğunu gösteriyordu. Sanki her bir Uygur, eline geçirdiği satırla sokakta Çinlilere saldırmaya hazırlanıyormuş gibi… Bunlara ilaveten, Uygurların evlerinde “normalden fazla” yiyecek depolaması yasaklanmıştı. Normal veya anormalin ölçüsünü doğrudan Çin hükümetinin belirlediğini söylemeye gerek yok sanıyorum. Ayrıca hiçbir Uygur, “mantıklı bir gerekçe olmaksızın” dambıl ve ağırlık setleri, halat, pusula, teleskop, uzun halat ve çadır satın alma hakkına sahip değildi. Tüm bunların alınması, satılması veya kullanılması, bir dizi resmî prosedüre bağlanmıştı. Yasak listesine konulan malzemelerin edinilmesi, Çin devleti tarafından “ayaklanma hazırlığı” şeklinde değerlendiriliyordu.
Sayfa 107 - Ketebe·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Halkın onca misafirperverliğine ve sıcaklığına rağmen Gulca'dan kalbimiz buruk biçimde ayrıldık. Ezansız, namazsız, tesettürsüz ve sakalsız bırakılmış Gulca'dan...
Sayfa 86 - Ketebe·Kitabı okudu
Kıyafetler, yüzler, ifadeler...
Doğu Türkistan seyahatine hazırlanırken, cevabını aramak ve bulmak üzere not ettiğim sorular arasında şunlar özellikle vardı: Müslüman kadınlar nasıl giyiniyor? Sokaklarda İslami anlamda tesettür serbest mi? Yetişkin erkekler uzun sakal bırakabiliyor mu? Sarıklı ve cübbeli Uygurlar görebilecek miyiz? Kılık kıyafete müdahale edildiğine dair işaretler var mı? Farklı köşelerine doğru saatlerce yürüdüğümüz, kalabalık ve tenha mahallelerini adımladığımız, çarşı pazarlarında gezindiğimiz ve dükkânlarına girip çıktığımız Gulca’da, İslami ölçüler çerçevesinde örtünmüş tek bir mütesettir kadına tesadüf etmedik. Sokaklarda gördüğümüz Uygur kadınlarının çoğunun başı açıktı. Saçlarını kısmen kapatanlar ise, kulak, küpe ve boyunlarını açıkta bırakacak şekilde, Anadolu’da bizim “kundak bağlamak” dediğimiz tarzda örtünmüştü.
Sayfa 85 - Ketebe·Kitabı okudu
Dilin Taşıdığı Kimlik
Gulca’da – adeta fiziksel bir acı çekerek – fark ettiğim bir başka hakikat daha oldu: Harf devrimiyle Türkiye’de yaşanan tarihi kırılma, bizim Müslüman coğrafyanın çeşitli halklarıyla iletişim ve irtibat imkânlarımızı da yok etmiş. Ortak alfabe olmayınca, zaman içinde ortak kelimeler ve o kelimelere yüklenen deruni manalar da ortadan kalkmış. Telafisi olmayan, yürek yırtıcı bir kayıp…
Sayfa 83 - Ketebe·Kitabı okudu
Dilin Taşıdığı Kimlik
İbranîcenin sokakta konuşulan ve günlük hayatta kullanılan bir dil haline getirilmesi sürecini ve bu sürecin Filistin’in siyonist Yahudiler tarafından karış karış işgaline olan çok boyutlu etkisini anlattığım Dil ve İşgal adlı kitabımı yazarken fark etmiştim: Dil, bir toplum için kimlik, kültür ve tarihin taşıdığı en kritik köprüdür. Dil ve o dilin aleti konumundaki alfabe değiştiği zaman kimlik, kültür ve tarihe dair bağlamlar ortadan kalkıyor, köksüz ve derinliksiz, dünüyle yarın arasında kaybolup gitmiş bir toplum meydana geliyordu.
Sayfa 83 - Ketebe·Kitabı okudu