Köşe bucak her yerin (caddeler, sokaklar, dükkânlar, marketler, oteller vb.) kameralarla izlendiğini zaten biz de görebiliyorduk. Kameraların aynı zamanda yüz ve retina taraması yaptığını, ayrıca yakın çevresindeki bütün sesleri kaydettiğini öğrendim. Günlük sohbetlerden telefon konuşmalarına… Bu, ziyaret ettiğimiz şehirlerde insanların neden sessiz sessiz oturduğunu, sokaklarda niçin harareti sohbet ve muhabbet meclislerine rastlamadığımızı da açıklıyordu.
Uygurlar “potansiyel birer terörist” olarak görüldüğü için, günlük kullanımda dahi bütün bıçak, kama, satır, keser vb. aletler QR kodlarla herkesin kimlik kartına tanımlanmıştı. Toplu taşıma araçlarında bıçak ve çakmak taşımak kesin şekilde yasaktı. Pilavcıdaki manzara, Uygurlarca kullanılmak üzere masalardaki bıçakların zedelenmiş, adeta kesici aletlerle ilgili “güvenlik” tedbirlerinin zorunlu olduğunu gösteriyordu. Sanki her bir Uygur, eline geçirdiği satırla sokakta Çinlilere saldırmaya hazırlanıyormuş gibi…
Bunlara ilaveten, Uygurların evlerinde “normalden fazla” yiyecek depolaması yasaklanmıştı. Normal veya anormalin ölçüsünü doğrudan Çin hükümetinin belirlediğini söylemeye gerek yok sanıyorum.
Ayrıca hiçbir Uygur, “mantıklı bir gerekçe olmaksızın” dambıl ve ağırlık setleri, halat, pusula, teleskop, uzun halat ve çadır satın alma hakkına sahip değildi. Tüm bunların alınması, satılması veya kullanılması, bir dizi resmî prosedüre bağlanmıştı. Yasak listesine konulan malzemelerin edinilmesi, Çin devleti tarafından “ayaklanma hazırlığı” şeklinde değerlendiriliyordu.