Bu kitap bir adamın bir kadına duyduğu aşk yüzünden eriyip gitmesinden çok daha fazlası.Bu duyguların prangaya vurulamayacağı bir dünyanın çığlığıdır. Yazar, Werther aracılığıyla bize şunu soruyor. Toplumun kuralları mantığın sınırları ve nezaket kuralları kalbin o devasa yangınını söndürmeye yeter mi?
Werther’i okurken onun Lotte’ye olan tutkusundan ziyade doğaya, çocuklara ve saf olan her şeye duyduğu o sonsuz hayranlığa kapıldım. O yaşadığı çağa ve o çağın makul insanlarına ait olmayan bir ruh. Werther için aşk bir seçim değil kaçınılmaz bir kaderdir. Ancak bu kader sadece Lotte’de değil dünyanın sıradanlığında da düğümleniyor. Werther’in trajedisi hissettiği her şeyi çok fazla hissetmesidir onun sevinci de kederi de bu dünya için fazla büyüktür.
Benim için bu romanın en özgün yanı, Werther’in intiharını bir son değil bir özgürleşme ve itiraz biçimi olarak sunmasıdır. O mülkiyetin, statünün ve mantığın egemen olduğu bir dünyaya karşı kendi kalbini bir kurban gibi sunar. Mektuplarını okurken sanki birinin gizli günlüğüne değil, insan ruhunun en mahrem ve en yaralı köşesine dokunuyormuş gibi hissediyorsunuz.