Bomboş bi ev, ama içi neşe dolu. Bir başka ev daha var, içinde son model eşyalar, bir sürü mobilya... Ama içi nefret dolu. Öyle bir nefret ki bu, içinde yaşayanlar bile dayanamıyor. Hiç biri bir diğerinin yüzüne bile bakamıyor gözlerini boyamış olan nefretten. Hee gün kavga, her gün üzüntü. Peki ne yapmalı? Bu nefreti kime kusmalı?
("What did u want to be when u were small" sesinden esinlenerek yazılmıştır :))
"Büyüyünce ne olmak istiyordun?" dedim bir anda, elimdeki hançerle masadan aldığım bir portakalı keserken. "Böyle bir insan olmak istememişsindir, eminim." bakışlarımı ona çevirdim sonra. "Dünyadaki hiçbir çocuk senin gibi olmak istemez..." kaşlarını çattı bir an, konuşmasına fırsat vermeden devam ettim. "Ben hep astronot olmak istemiştim." Alaycı bi ifadeyle güldü sözlerime ve tekrar etti. "Astronot?" "Evet. Uzaya çıkıyorlar, bundan daha havalısı var mı?"
Ve bazen öyle insanlar çıkar ki karşınıza, hayatınızın bir parçası olurlar. Her attığınız adımda, her aldığınız nefeste sizinle olurlar. Onlar olmadığında hep bir tarafınız eksikmiş gibi hissedersiniz. Ama ne var ki farkında bile olmazsınız bu çok değerli anılar yaşanırken. Aylar geçer, yıllar geçer, ama siz farketmezsiniz. Sonra bu kişileri hatırlatacak bir şey çıkar karşınıza. İşte o zaman anlarsınız bu kişinin değerini. Sanki kalbin sökülüyor gibi hissedersin, ama hiçbir şey yapamazsın. Çünkü anılar yaşanmış, seçimler yapılmış, yollar ayrılmıştır. Ve belkide bu yüzden bu kadar değerlidir bu kişiler...