Giriş tam bir nefretlik. İlk bölümünü inanın neredeyse dört defa okudum. Her defasında " ne yapıyormuş! ne yapıyormuş! Fotoğrafa mı giriyormuş! Diyerek kendimi aptal gibi hissettim. Neyse ki bir arkadaşımın da benimle aynı şeyi yaşadığını anlatınca sorunun bende olmadığını anladım. Benim bir huyum var eğer bir kitabın başını sevmezsem inatlaşır bitirmeye çalışırım ve bitiririmde. Ha buna mazoşistlik mi dersiniz yoksa yazarı tanıma çabası mi ben bile çözmüş değilim. "Hay seni Türkiye'nin en büyük edebiyatçılarından biri yapan milletin... " ile başlayan ve sonu kötü biten cümlelerim daha sonra yerini mahcubiyete bıraktı. Ne mahcubiyet ama şimdi önüme gelene bu kitabı öneriyorum. Ha okuyan oldu mu? Yok. Sonunda yine inatlaştım. Bu dünyadan bir kişiye bile bu kitabı okutmadan ölmek yok dedim.
Nazan bekiroğlu gerçekten Türkiye'nin en büyük yazarlarından biri. Yiğidi öldür hakkını ver demişler. Gerçek yaşanmış bir hikayeleri bir Türk yazardan beklenmeyecek bir ustalıkla fantastik unsurlarla harmanlaması gerçekten takdire şayan. Elinde settarhana ve zehra'ya ait anılarla dolu bir teneke kutu var. Fotoğraflar mektuplar...vs. günümüz ile geçmiş arasında mekik dokuyan Nazan Bekiroğlu günümüzü anlatırken geçmişi araştırmak için yaptığı yolculukları, geçmişi anlatırken de fotoğraflara uzunca bakıp içine girerek bir hayalet gibi Settarhan'ın ve Zehra'nın nın peşinden giderek yaşadıklarını üçüncü şahıs olarak anlatıyor. Gerçekten özet olarak bile anlatmak zorken kadın yapmış.
Settarhan'ı anlatırken o dönemin yaşam tarzını, halı dokumacılığı, mavinin üzerine en güzel altın sarısının yakıştığını, ticareti, kervan yolculuklarını, en güzel şeyin sevgiliyi çağrıştırdığını ve hatta ateşe tapanları, sessizlik kulelerini ihaneti kendini cezalandırmayı nakşi dergahında çay