İnsan, hissedemeden nasıl yaşardı ki?
Bir çocuğun gülüşüne kayıtsız kalabilir miydi?
Ya da kışın zor şartlarına rağmen dimdik duran bir bitkinin, ardından açan çiçeğin kırılgan güzelliğini görüp hâlâ kayıtsız kalabilir miydi?
Etrafında olan bitenin farkına varmadan yaşamak, bir açıdan, canlı bir robot gibi olmak değil midir?
Robot gibi, her anı sadece yaşayıp vakit geçirmek, ne kadar “yaşamak” sayılır?
Hayat, yalnızca nefes almak, gözleri açmak ve zamanı doldurmak değildir; hayat, onu hissetmek, anlamlandırmak ve ruhun derinliklerinde yankılanan anlarla dokunulandır.
Bizi var eden şeyler, duygular ve yaşantılardır. Peki, duygularımızı yaşayamadığımızda, hissetmeden, gerçekten var olabilir miyiz?
Aslında bu soruları düşünüp yazmak da bir tür hissetmek değil midir?
Hissetmek yalnızca gülmek, eğlenmek ya da heyecanlanmak mıdır, yoksa daha derin, sessiz ve fark edilmesi zor bir biçimde de yaşanabilir mi?
Belki de hissetmek, bazen fark etmeden, sessizce ruhumuza işleyen küçük anlarda gizlidir.
Bir yaprağın rüzgârda titremesi, bir sokaktan geçen yabancının tebessümü, ya da uzak bir melodinin içimizi sarması…
Bütün bu anlar, görünmez iplerle bizi yaşamın özüne bağlayan sessiz dokunuşlardır.
Ve belki de insanı insan yapan, sadece var olması değil; var olurken hissetmesi, anlaması ve küçük mucizelere yüreğini açabilmesidir.