Hepsi pekâla! Fakat bir ayineye akseden şafak gibi, o ruhunu gösteren parlak gözleri nasıl unutmalı! Sabah-ı zi-safası olan tebessümünü, sema-i ikbalinde tulû etmiş iki necm-i tevemi olan o gözlerini kaybettikten sonra tulúlarda, nücumda bir letafet, bir lezzet tasavvur edemiyordu. Kendisine onsuz sema, yer, bütün kâinat hâli, manasız ve belki ziyasız görünüyordu. Mademki o käinat-ı hüsnden, kendi âleminden, havasından tardedilmişti, artık hayatta devamına bir lüzum görmüyordu. Mesai-i âliyesi için de numunesi kaybolmuştu. Zira o gözlerin ilham ettiği had ve payanı olmayan serair-i muhabbeti bundan sonra kendine kim haber verecek? O tebessümde muhtefi mana-i ebediyeti nereden anlayacak? Bedayi-i hilkatin en parlak bir sayfası addettiği o çehredeki renkleri, hututunda olan kemali başka ne tarafta bulacak? Etrafta en lüzumsuz bir şey olarak hayatını buluyordu.