Yemek? Sevgi? Şefkat? Merhamet? İçinde ne eksikse ona karşı belki de… Peki açlığını gideremediğin bir şeye nasıl yaklaşırsın? Ona sahip olarak mı? Yoksa onu koruyarak mı?
Okurken iliklerimize kadar donduracak bir kurgu, karanlık bir kitap gibi ama aslında derinden yaralı iki insanın hikayesi…
Hikayemiz Gu ve Dam’ın ağzından ayrı ayrı anlatılıyor. İkisinin de farklı yönden yaşadığı zorluklar var. Kitabın başında Gu’nun ölmesiyle yalnız kalmak istemeyen Dam onu içinde kendisiyle bütünleştirmek için yiyor.
Burada bir bakıma ölümle vedalaşamamak da var. Hayatı boyunca aile üyeleriyle bile vedalaşamayan Dam, Gu ölünce kimsesi kalmıyor. Gerçekten sıradışı bir kitaptı. Genel olarak beğendim. Fakat herkese hitap etmeyebilir. Karakterlerin iç dünyasının verdiği mesajı anlaması da zor gelebilir. Keyifli okumalar diliyorum. Kitapla kalın…
“Dünyanın ölçütlerine göre ben deli bir kadınım. Bir psikopatım. Insan değilim. Gu beni nasıl görürdü? Ben Gu'yu yiyorum. Beni suçlayabilir, hapsedebilir, öldürebilirsiniz. Hepsi olabilir. Ama ancak Gu'yu tamamen yedikten sonra. Bu cenazeyi kaldırdıktan sonra.”
“Bugünün insanı ilkel değil mi? Hayatların parayla alınıp satıldığı, sınıfların kurulduğu bugün. Para güç müdür? Güçlünün zayıfı yediği yasaya mı karşılık gelir? O hâlde insanın hayvandan daha iyi olduğunu söyleyebilir miyiz?”
“Ben her ne kadar hoşçakal desem de yine de... pek gitme sen.
Ağır ağır git. Sık sık dönüp bak. Buralar çok hoyrat, biliyorsun.
Sen de biliyorsun. Beni önce sen unutmamalısın. Giden sensin ya, unutan ben olayım. O kadarı olur, değil mi?”