Esasen anı yaşamak, şu anda yaptığımız şeye tüm kalbimizi vermemiz demektir. Nefes alırken sadece soluğumuza, yürürken sadece adım atmaya, koşarken sadece koşmaya odaklanmak demektir. Her seferinde tek bir şeye odaklanmak yani. Geçmişi ve geleceği unutmak.
Çaresizlik. Usanç. Boşluk hissi ve hiçlik... Bunlar bir kez kapıldın mı kendini kurtarmanın zor olduğu duygulardır. İçinde su olmayan bir kuyuya düşmüşsün de yüzünü dizlerine gömmüş oturuyormuşsun gibi hissettirir. Bu dünyanın en anlamsız varlığı senmişsin, zor zamanlar geçiren tek kişi kendinmişsin gibi gelir.
...
... Derken köşe kıvrılmış bedenimizi ayağa kaldırırız ve kuyunun o kadar da derin olmadığını görürüz. Bunun farkına bile varmadan bunca zamanı kuyunun içinde kasvet de sarmalanmış halde geçirdiğimiz için güleriz hatta. Tam o anda, birden hafif bir rüzgar eser ve aniden hayatta olduğumuz için şanslı olduğumuz düşüncesi kuşatır bizi. O rüzgarın esişi sayesinde.
Çalışmaya başladığımızda bile bizi yerimizden kıpırdayamaz hale getiren şey, canımız ne kadar yanarsa yansın katlanmamız gerektiği fikri değil mi? Hasta olsam da dişimi sıka sıka işe gidiyorum, yerimden kalkamayacak kadar hasta olduğumda işe gidemeyince de, ben bile abarttığımdan kuşkulanmaya başlıyorum. Hastaysak dinlenmemiz son derece doğalken neden böyle hissediyorum?