Monte Cristo Kontu – Benim Gözümden
Bu kitabı okurken, satır aralarında sadece Edmond Dantès’in değil, sanki kendi ruhumun yankılarını duydum.
İlk sayfalarda masum, saf bir adam vardı.
Hayatın adaletsizliğiyle tanışmamış, insanlara iyi niyetle yaklaşan bir denizci.
Ama bir ihanetle her şey değişti.
Ve o an anladım ki insanı olgunlaştıran şey, yaşadığı acılar değil, o acıların içinde ayakta kalmayı öğrenmesidir.
Bir yerinde şöyle diyordu:
“İnsan bazen Tanrı’nın yerine kendini koyar ve adaleti kendi elleriyle getirmek ister.”
İşte Dantès de bunu yaptı.
Yıllarca zindanda bekledi, sabırla plan kurdu, her şeyi kaybettikten sonra bile inancını kaybetmedi.
Bir insanın hem ölmeden ölebileceğini, hem de küllerinden yeniden doğabileceğini gösterdi bana.
Monte Cristo Kontu’nu okurken, içimdeki adalet duygusu, öfke ve merhamet birbirine karıştı.
Bir yanım “intikam al haklısın” diyordu, diğer yanım “bırak, Tanrı’nın terazisi şaşmaz” diyordu.
Ama sonra fark ettim: insanın içinde iki Monte Cristo var.
Biri karanlık, biri aydınlık.
Ve asıl savaş dışarıda değil, bu iki tarafın arasında yaşanıyor.
“Tanrı sabrın sonunu mutlaka getirir.”
Bu cümle kitapta sadece bir satır değil, hayatın özü gibi.
Çünkü sabır, sessizliğin içindeki çığlıktır.
Dantès o sabrı taş gibi taşıdı içinde ve o taş, bir gün adalete dönüştü.
Ama sonunda şunu da anladı:
Gerçek huzur, intikamın değil, affetmenin sessizliğinde saklı.
Bence bu kitap, insana “kimsin?” sorusunu sorduruyor.