Yaklaşık 950'lerden itibaren imanlı tüccarlar ve dervişler aracılığıyla Orta Asya'da Türkler arasında İslam'ın nüfuz etmeye başladığı çok iyi biliniyor. Ancak Ahmed-i Yesevi'nin rolünün büyüklüğü, kendisinin, sufilik kanalıyla İslam'ı Orta Asya'da Türkler arasında yayan ve söylediği hikmetleriyle Orta Asya Türkleri arasında bugüne kadar ölümsüz bir tesir bırakan tarihen müsbet ilk şahsiyet olmasından gelmektedir.
II. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte Filistin’e Yahudi
göçü bir anda yoğunlaştı. İttihat ve Terakki iktidarı
bu durumu önlemeye yönelik tedbirler almaya
çalıştıysa da başarılı olamadı
II. Abdülhamid’in doktoru ile bu konuda yaptığı
sohbet bir süre daha devam etmişti. Padişahın,
Yahudilerin Filistin’de toprak satın alma girişimleri
için ‘zannedersem şimdi alabilirler’ diyerek İttihat
ve Terakki idaresinin buna karşı çıkamayacağını ima
214
etmesi Doktor Atıf Bey’i kızdırmıştı. Atıf Bey, bütün
dinlerce kutsal bir yer olan Kudüs’e Yahudilerin
yerleşmesine devletlerin izin vermeyeceğini söyledi.
Bunun üzerine II. Abdülhamid ‘Para kuvveti her şeyi
yapar. Onlar da bugün hükümet teşkil edecek
değiller ya. Bu bir başlangıçtır. Gaye-i emeldir. Şimdide işe başlayıp birçok sene hatta bin sene sonra
maksatlarına muvaffak olabilirler ve zannederim ki
olacaklardır da’ diye cevap verdi.
Bu sohbetin 1911 yılında gerçekleştiği göz önüne
alınırsa, II. Abdülhamid’in, İsrail’in 1948 yılında kuruluşunu daha o günden gördüğü anlaşılmaktadır. (Siyonistlerin hırsına bakılınca bunu tahmin etmek için ileri bi öngörüye de gerek yok tabi :)
Ama burada esas olanın, II. Abdülhamid’in
Düyunu Umumiye’den kurtulmayı ne kadar önemsediğinin gözlenmesidir. ‘Ben o zaman bazı şartlar
teklif ettim’ dediği husus da, Yahudilerin dağınık
olarak Mezopotamya’ya yerleşmesini önermesinden başka bir şey değildir. Dolayısı ile yukarıda bu
konu ile ilgili olarak yazdıklarımız II. Abdülhamid
tarafından da doğrulanmaktadır.