Ebu Bekir er-Razi ve Cabir b.Hayyan, bilgi konusunda akla güvenilemeyeceğini savunurlarken, deney ve müşahedenin bilgisini daha güvenilir saymışlardır.
Yine, Mutezile kanadından olan felsefeciler, akla öylesine güvenmişler ki, akıl ile nass (nakil) çatıştığında nassın akla tercih edilemeyeceğini söylemişlerdir.
Muhyiddin ibn Arabi koluna bağlı olanlar ise asıl bilginin keşf veya ruhi cehd, sezgi yolu ile elde edilebileceğini öne sürmüşlerdir.
Denebilir ki tarihte ilk defa İslâmiyet, yönetimi ve yöneticiyi kendinden menkul kutsallıklardan tecrit ederek, siyasetin yapımını yönetenlerin icab ve kabulüne, yani rızaya dayandırdı.
Hz. Muhammed (s.a.) istisnai bir şahsiyetti, O Allah’tan aldıklarını tebliğ ediyor, ilahi koruma altında vahyin fiili tatbikatını-somut pratiğini gösteriyordu.
Onun dünyadan irtihalinden sonra yerine Hz. Ebu Bekir (r.a.) “seçim”le işbaşına geçti ve ancak biat aldıktan sonra “halife” oldu.
İlk zamanlarda ona “Allah’ın halifesi” dendiyse de, o itiraz edip, “Ben Allah’ın halifesi değilim, Rasul’ün halifesiyim” dedi. Hz. Ömer (r.a.) “Rasulün halifesinin halifesi” oldu. Dile ağır geldiği için kısaca yöneticiye sadece “halife, imam veya emir” denmekle yetinildi.
Devlet başkanının “Hz. Peygamber’den sonra gelen yönetici” sıfatını kazanması İslâm’da teokrasinin teşekkülüne mani oldu. Yazık ki Muaviye’den sonra Emeviler, Bizans geleneği–Jüstinyen’in sıfatı– olan “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi sultan” unvanını aldılar, Osmanlı padişahları da bunu –Zıllullah fi’l arz– beis görmeden alıp kullandılar.
Halen de Müslüman cemaatler ve halk, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tehdit altına girmesi ve devletin zaafa uğramasının uluslararası güvenlik sisteminin kendilerini yutmaya, varlıklarına son vermeye fırsat vereceği yönünde derin bir korkuyu içlerinde taşımaktadırlar.
Devrim yasalarının ağır baskılarını üzerinde hisseden sarıklı, cübbeli sıradan bir Müslüman, devletin kendisiyle barışık olmadığını bilir; ama şöyle düşünür: “Benim de onun da fiziksel bekamız, varoluşumuz onun güçlü olmasına bağlıdır. Allah devlete zeval vermesin.”
Bu, devletin özüne ve varlığına herhangi bir düşmanlık ve yıkıcılık amacı gütmeyen gerçek sivil tepkilerin dahi gösterilmesini engellemektedir.
Devlete en küçük zarar "fitne" kabul edildiğinden devletten gelen siyasi baskılar ve hukuk ihlallerine karşı daima sabır ve tahammül gösterilir.
Müslümanlar, tarihte sivil alanda rahattılar, devletle çatışmaya girişecek düzeyde baskılara maruz kalmadılar ve bu yüzden devlete bağlılıkları hep sürdü. Bu bağlılığı, son iki yüz senede uğranılan askeri yenilgiler, büyük toprak kayıpları, Balkan savaşları, I. Dünya Savaşı ertesinde imparatorluğun dağılması ve en son Sevr karşısında sahip olunan son toprak parçasının (Anadolu) da elden gitme tehlikesinin ortaya çıkması daha da pekiştirdi.
Bütün bu acılı tarihi süreçte, Müslümanlar devlete daha çok sahip çıkma, ona sarılma ve koruma refleksiyle hareket ettiler; devletten gelen haksızlıkları, baskı ve zulümleri dahi fiziksel varoluşları, toprağın ve devletin bekası hatırına tolere ettiler.
Cumhuriyet kurulur ve tek parti yönetimi altında bunca hadiseler yaşanırken, Anadolu halkının seçtiği tutumu buna bağlamak mümkün...
Toplumun enerjisi orta sınıfta birikir, zira bu sınıf bir yandan üst sınıfa doğru çıkmak, diğer yandan alt sınıfın katına düşmemek için sürekli çaba harcamak durumundadır, bu da onu dinamik kılar.