Murat Sezgin

9/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2026 18. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 09 Nisan 2026 21:34
Murat yıllardır beklettiği Sevgili Arsız Ölüm’ü okuduktan sonra Latife Tekin’in neden Latife Tekin olduğunu daha iyi anladı. Kitabı açtı, sanki sayfaların arasından bir köy uğuldadı, kapı aralıklarından rüzgâr gibi giren sesler, kimsenin tam görmediği ama herkesin bildiği şeyler içeri doluştu. Daha ilk satırlarda insan neye uğradığını şaşırdı, çünkü anlatılan dünya hem yabancı geldi hem de içten içe tanıdık oldu. Ne tam masal diyebildi ne de düpedüz gerçek sayabildi; ama bir şekilde ikisi de aynı kapta kaynadı. Okudukça bunun bir ailenin hikâyesi gibi başladığını düşündü, sonra aslında bir yerlerin çözülmesi, dağılması, başka bir şeye dönüşmesinin hikâyesi olduğunu fark etti. Dil dümdüz gitmedi, kıvrıla kıvrıla ilerledi, bazen eksildi, bazen beklenmedik yerlerden çoğaldı. Sanki biri anlattı ama her şeyi açık etmedi, birazını sakladı, birazını sezdirdi. Bu yüzden başta tutunacak yer aradı, sonra fark etmeden o tuhaf akışın içinde sürüklendi. Köyün içindeki gündelik hayat, yoksulluğun kendi hâli, insanların birbirine bakışı anlatıldı; araya görünmeyenler, duyulan ama gösterilmeyenler karıştı. Kimse dönüp “bu gerçek mi?” diye sormadı, çünkü zaten öyle yaşandı; cin de oldu, uğursuzluk da oldu, dua da, korku da, hepsi aynı sofraya oturdu. Sonra şehir araya girdi ama kurtarıcı gibi gelmedi; daha çok insanın içini daralttı, eskiyi söktü attı ama yerine yenisini tam koyamadı. Göç dedikleri şeyin sadece yer değiştirmek olmadığını, insanın içinin yerinden oynaması olduğunu gördü. Aile dağıldı, sesler değişti, ama o eski inançlar peşlerinden geldi; batıl olan da, dini olan da, korkuyla karışmış umutlar da insanların dünyayı tutma biçimi oldu. Kadınlar sessiz göründü ama her şeyi taşıdı; evin içini, derdi, sabrı, olanı biteni. Yokluk oldu, ama onun içinde tuhaf bir gülme hâli de
1000Kitap
Sevgili Arsız ÖlümLatife Tekin · Can Yayınları · 202410,8bin okunma
Reklam
Puan vermedi·88 syf.··
2026 7. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 04 Şubat 2026 22:36
Bu kitabı okurken aslında okuduğumu değil, bir düşüncenin içine çekildiğimi hissettim; çünkü Ucuzayiyenler okunan bir metin değildir, insanın zihninde kurulup sürekli yeniden kurulan bir düzendir ve bu düzen ucuzluk üzerine kuruludur, ama ucuzluk dediğimiz şey fiyatlarla, parayla, menülerle ilgili değildir, daha baştan bunun böyle olmadığı anlaşılır. Bernhard ucuz yiyenleri anlatıyormuş gibi yaparken, ucuz yemekten söz etmez; o, ucuz düşünmeyi, ucuz yaşamayı, hatta ucuz hissetmeyi anlatır. Aynı masaya oturmanın, aynı yemeği seçmenin, aynı saatlerde görünmenin ardında yatan şey alışkanlık değil, korkudur; değişiklikten korku, fark edilmekten korku, kendini açığa çıkarmaktan korku. Bu yüzden ucuzayiyenler bir araya gelmez, birbirlerine yapışırlar; çünkü tek başına ucuz olmak katlanılamazdır, ama birlikte ucuz olmak güvenlidir ve bu güven, insanı yavaş yavaş boğan bir güvenliktir. Bernhard’ın dili bu boğulmayı bilinçli olarak üretir; cümleler uzar, kıvrılır, bir yere varmaz, çünkü varmak pahalıdır, bitirmek pahalıdır, sonuca ulaşmak pahalıdır. Aynı düşünce tekrar tekrar söylenir, çünkü tekrar etmek ucuzdur ve ucuz olan her şey Bernhard’ın dünyasında tercih edilir değil, mecburidir. Ucuzayiyenler’in dili bir anlatım biçimi değil, bir zihinsel zorunluluktur; anlatıcı bir düşünceyi bırakamaz, çünkü bırakmak bir karar gerektirir ve karar vermek bu kitapta neredeyse bir suç gibidir. Bu yüzden cümleler sürer, düşünceler sürer, yargılar sürer; insan okurken nefes almak ister ama alamaz, çünkü metin buna izin vermez, tıpkı ucuzayiyenlerin hayata izin vermemesi gibi. Bu kitabı okudukça ucuzayiyenlerin belirli kişiler olmadığını, bir restoran masasına sıkışmış birkaç figür olmadığını daha net gördüm; ucuzayiyenler bir tür insan değildir, bir eğilimdir, bir alışkanlıklar
1000Kitap
UcuzayiyenlerThomas Bernhard · Yapı Kredi Yayınları · 2021401 okunma
9/10
·215 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 31 Ocak 2026 20:44
Tepsideki Melek’i okurken, bir roman okuduğumu sık sık unuttum. Daha çok bir evin içinde dolaşıyormuşum, birinin konuşmasına kulak misafiri oluyormuşum ya da kendi çocukluğumdan bir ses bir yerlerden çıkıp geliyormuş gibi hissettim. Kitap büyük bir hikâye anlatma derdinde değil; zaten gücü de buradan geliyor. Melekli bir tepsi etrafında dolanan anlatı, aslında bir evin, bir ailenin ve o evin içinde biriken duyguların sessizce nasıl taşındığını gösteriyor. Roman boyunca dikkatimi en çok çeken şey, anlatının acele etmemesi oldu. Okuru bir yere yetiştirmeye çalışmıyor; olay örgüsü kurayım, dramatik bir an yaratayım gibi bir telaşı yok. Bunun yerine küçük şeylerle ilgileniyor: söylenmiş bir söz, yarım kalmış bir cümle, bir hitap, bir eşya. Anlatıcı sanki sürekli hatırlıyor ama hatırladıklarını düzenleme ihtiyacı da duymuyor. Zaman ileri geri gidiyor, şimdiki anla geçmiş birbirine karışıyor. Bu da metni daha “hayat gibi” yapıyor; çünkü zaten hatırlama dediğimiz şey de böyle çalışıyor. Dil meselesi burada çok belirleyici. Tepsideki Melek’in dili bana hep konuşuyormuş gibi geldi. Yer yer eksiltili, yer yer kendini düzelten, bazen bir şeye takılıp kalan bir dil bu. Süslü değil, gösterişli değil ama çok canlı. Okurken “güzel cümle” kurulsun diye yazılmış yerler hissetmiyorsunuz. Sanki yazar cümleye değil, anlatılan şeye güvenmiş. Bu da okur olarak beni rahatlatan bir şey oldu; metnin beni etkilemeye çalışmadığını, sadece kendi sesini takip ettiğini düşündüm. Bu noktada ister istemez Esra Kahya’nın ilk kitabındaki(Kambur) dili aklıma geliyor. İlk kitabında cümlelerin biraz daha öne çıkmak istediğini, düşüncenin aforizma gibi parlatıldığını hissettiğimi hatırlıyorum. O kitapta yer yer “bak burada bir şey söylüyorum” diyen bir dil vardı. Tepsideki Melek’te ise bu ihtiyaç sanki
1000Kitap
Tepsideki MelekEsra Kahya · İletişim Yayınları · 2025199 okunma
10/10
·534 syf.··
Beğendi
·
2026 4. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 29 Ocak 2026 11:17
Gecenin Sonuna Yolculuk, okurunu bir anlatının içine yerleştirmekten çok, onu kendi zihninin alışık olmadığı bölgelerine doğru sessizce sürükleyen bir metindir; çünkü Céline, dünyayı açıklamakla değil, dünyanın insanda bıraktığı tortuyu görünür kılmakla ilgilenir ve Bardamu’nun sesiyle kurulan bu anlatı, zamanla bir karakteri izleme deneyiminden çıkıp, okurun kendisiyle arasındaki mesafeyi daraltan bir iç konuşmaya dönüşür. Roman boyunca savaş, sömürge, şehirler, hastaneler ve insanlar birbirini izlerken okur bir yolculuğun aşamalarını değil, aynı yorgunluğun farklı yüzlerini görür; mekân değişir ama insanın korkusu, çıkarcılığı ve uyum sağlama yeteneği neredeyse hiç değişmez. Bu tekrar hissi, romanın biçimsel bir dağınıklığı değil, insanlık hâlinin kendi iç tutarsızlığına duyulan bir sadakat gibidir. Céline’in okura herhangi bir ahlaki zemin sunmaması da bu yüzden şaşırtıcı değildir; Bardamu ne haklıdır ne de haksız, yalnızca olan biteni kaydeder ve bu kayıtsızlık, okuru yargı dağıtan bir konumdan mahrum bırakarak rahatsız edici bir açıklıkla baş başa bırakır. Dilin parçalı, kesik ve yer yer saldırgan oluşu da bu açıklığın doğal uzantısıdır; düzgün cümleler kurmaya izin vermeyen bir dünyada, dil ancak tökezleyerek ilerleyebilir ve okur, bu dilin içinde anlamdan çok dayanma gücünü sınar. Bu dayanıklılık sınavının merkezinde Bardamu vardır; bir kahraman ya da anti-kahraman olmaktan ziyade, insanın kendisiyle baş başa kaldığında takındığı savunmasız hâli temsil eden Bardamu, ne cesareti yüceltir ne de korkusunu gizler, çünkü her ikisinin de insanı temize çıkarmadığına sezgisel olarak inanır. Onun nihilizmi yüksek sesle ilan edilen bir düşünce değil, tekrar tekrar boşa çıkan anlam denemelerinin ardından geriye kalan yorgunluktur ve bu yorgunluk, savaş sahnelerinde
1000Kitap
Gecenin Sonuna YolculukLouis Ferdinand Celine · Yapı Kredi Yayınları · 20265,1bin okunma
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2025 22. kitabı
·
53 günde okudu
·
Okunma: 07 Nisan 2025 16:22
Şule Gürbüz’ü okumak, bir metni değil, bir zihni seyretmek gibi. Ama sıradan bir zihin değil, en ince kıvrımlarına kadar işlenmiş, düşünülmüş, sezilmiş bir zihin. Cümleleri, başkalarının yazdığı gibi değil; ne süslü olmak için süslü, ne de derin görünmek için derin. Dil, sadece kelimeleri yan yana getirmek için değil, her kelimeyi ait olduğu en derin anlam kuyusundan çekip çıkararak kullanmak amacına hizmet ediyor. Bu yüzden her cümlede, hatta her kelimede durup düşünmek gerekiyor. Onun yazdıklarında bir tür bilgelik var ama didaktik olmayan, yol gösterme iddiası taşımayan, sadece varlığıyla insana derin bir yankı bırakan bir bilgelik. İronisi, ağırbaşlılıkla dalga geçen bir ironi; ama hiçbir şeyle tam anlamıyla alay etmiyor, çünkü o her şeyin içinde bir ağırlığın da olduğunun farkında. Her kelimenin kendi ağırlığının yanında başka katmanların da yükünü taşıdığı, hiçbir şeyin rastgele yazılmadığı bir dünya kuruyor Şule Gürbüz kitaplarında. Özellike çok severek okuduğum Kıyamet Emeklisi bu dünyanın en parlak, en keskin yansımalarından biri. Zamana, insana, eşyaya, hayatın akışına bakışı o kadar özgün ki, onun cümlelerini okurken kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum. Ama öyle bir kayboluş ki, içinde netlik var; çünkü düşüncelerini puslu bir atmosferde bırakmıyor. Ne dediğini tam olarak biliyor, ama okur olarak senin de bilmeni, hissetmeni, hatta belki farkında olmadan bir parçası olmanı bekliyor. Ama bir parçası olmanın sandığınız kadar kolay olacağını düşünmeyin. Gürbüz’ün metinleri tek seferde tüketilecek şeyler değil. Onun kelimeleri, alıştığımız anlamların ötesine geçtiği için, bazen geri dönmek, bazen o kelimenin onun zihninde nerede durduğunu görmek gerekiyor. Fatih Bakırcı’nın editörlüğünü üstlendiği bu sözlük bu evrene girmek için bir anahtar bence. Çünkü Gürbüz
Şule Gürbüz SözlüğüFatih Bakırcı · Sanat Kritik Yayıncılık · 20235 okunma
Reklam