Bu kitabı okurken aslında okuduğumu değil, bir düşüncenin içine çekildiğimi hissettim; çünkü Ucuzayiyenler okunan bir metin değildir, insanın zihninde kurulup sürekli yeniden kurulan bir düzendir ve bu düzen ucuzluk üzerine kuruludur, ama ucuzluk dediğimiz şey fiyatlarla, parayla, menülerle ilgili değildir, daha baştan bunun böyle olmadığı anlaşılır. Bernhard ucuz yiyenleri anlatıyormuş gibi yaparken, ucuz yemekten söz etmez; o, ucuz düşünmeyi, ucuz yaşamayı, hatta ucuz hissetmeyi anlatır. Aynı masaya oturmanın, aynı yemeği seçmenin, aynı saatlerde görünmenin ardında yatan şey alışkanlık değil, korkudur; değişiklikten korku, fark edilmekten korku, kendini açığa çıkarmaktan korku. Bu yüzden ucuzayiyenler bir araya gelmez, birbirlerine yapışırlar; çünkü tek başına ucuz olmak katlanılamazdır, ama birlikte ucuz olmak güvenlidir ve bu güven, insanı yavaş yavaş boğan bir güvenliktir. Bernhard’ın dili bu boğulmayı bilinçli olarak üretir; cümleler uzar, kıvrılır, bir yere varmaz, çünkü varmak pahalıdır, bitirmek pahalıdır, sonuca ulaşmak pahalıdır. Aynı düşünce tekrar tekrar söylenir, çünkü tekrar etmek ucuzdur ve ucuz olan her şey Bernhard’ın dünyasında tercih edilir değil, mecburidir. Ucuzayiyenler’in dili bir anlatım biçimi değil, bir zihinsel zorunluluktur; anlatıcı bir düşünceyi bırakamaz, çünkü bırakmak bir karar gerektirir ve karar vermek bu kitapta neredeyse bir suç gibidir. Bu yüzden cümleler sürer, düşünceler sürer, yargılar sürer; insan okurken nefes almak ister ama alamaz, çünkü metin buna izin vermez, tıpkı ucuzayiyenlerin hayata izin vermemesi gibi.
Bu kitabı okudukça ucuzayiyenlerin belirli kişiler olmadığını, bir restoran masasına sıkışmış birkaç figür olmadığını daha net gördüm; ucuzayiyenler bir tür insan değildir, bir eğilimdir, bir alışkanlıklar