Kitabı incelemeye başlamadan önce biraz Haldun Taner'in öykücülüğünden bahsetmek istiyorum.
Genelde tiyatrocu olarak bilinen Haldun Taner tiyatrocu kişiliğinin yanı sıra önemli bir öykücüdür. Öykülerinde benimsediği anlayış kendi zamanında yazan diğer öykücülerin anlayışlarına pek benzememektedir. Ne Sabahattin Ali gibi sosyal gerçekçidir ne de Bilge Karasu, Sevim Burak ve benzeri isimlerden oluşan '50 kuşağına benzer yazdıkları. Peki nasıldır hikayeleri? Ona göre toplumla ilgilenmeyen edebiyat eksiktir. Konularını gündelik yaşamdan, karakterlerini toplumun her kesiminden seçer. Hatta hikayelerinin hareket noktasını başından bizzat geçen olayların oluşturduğunu söyler. Hikayelerde kişilerin her birine kendi ağız özellikleri ile birlikte yer verir. Üslubu ise biraz da bu sebeplerle sade ve anlaşılırdır. "İçtenlik, heyecan, sıcaklık ararım. Yapaya tahammülüm yoktur. Manirizm, cambazlık, fazla ustalık, soyuta fazla kayış hevesi, keyfimi kaçırır. Sonra açık seçiklik ararım. Kulağını ters eli ile göstermek bence acemiliktir. Açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur.”
Hikayelerinden eleştiriyi eksik etmez. Eleştiriyi mizahla harmanlayarak daha etkili kılar. Anlayacağınız üzere hikayeleri güldürürken düşündüren cinstendir. Eleştirdiği durumlar batıya özenme ve bunun sonucunda oluşan uyumsuzluklar, bozulmalar, ahlaki ve sosyal çöküntülerdir. Sonradan görme kişilerle de uğraşmayı sever.
Yaşadığı olayları bile hikaye malzemesi olarak gören Haldun Taner gözlem yapma konusunda oldukça iyidir. Bu özelliğini bilhassa karakter yaratımında görmekteyiz. Hayvanları kişileştirip davranışlarından yola çıkarak onların neler düşünmekte olabileceğini tahmin eder. “Konçinalar” adlı hikâyede ise, iskambil destesindeki kağıtları toplumda yer alan insan karakterleriyle özdeştirmiştir.
Bu