Daha çocuk yaşta haftada bir defter şiir karalayacak kadar yazına ilgi duyar Meriç. Gençliğini "İnançsız bir çölde yalnız akan bir ırmak" olarak tarif eder. Mahkemede hakime "ben marksistim" diye bağıracak kadar da fikrini açıklamakta cesurdur. Ve devr i sabıkta adı mimlenir. Artık o da otoritenin lanetlediği vebalılardan biridir. Yakınları korkar dostları uzaklaşır ondan. Kitaplıklarını ona açmazlar, şedit olan kitap ihtiyacını karşılayacak kadar da varlığı yoktur zaten. Evlenir çevirilerle geçimini sağlamaya çalışır. Ancak" çeviriler de bitmiyordu" der o günleri tarif ederken. Ağır ağır dostu sığınağı kitaplarını tuğlaya dönüştüren o ağır musibete, çetin imtihanına doğru sürüklenir. Ağır göz tansiyonu ameliyata da izin vermez. "Gözlerimi kaybettikten sonra" diye anlatacağı acıtıcı süreç başlar. "Hayat bir kuyuya benziyordu, zehirli pis bir kuyuya..." diyerek yad eder ışıktan cüda günleri. Zaten mevcut sıkıntıları daha da büyüten kendi ifadesiyle "rezil bir hassasiyeti" vardır. Yine kendi ifadesiyle "intihar edecek kadar cesur" değildir. Fakat aslında yaşamak bazen daha büyük cesaret ister...
Cemil Meriç efkarıyla bir devri silkeleyip, yüzüne ne olduğunu haykıran aynalar tutmuşken yekpare iki kaya arasında sıkışır kalır. Olgun çağlarında artık inanmış önyargılardan sıyrılmış hür dimağını ve kalbiyle yazdıklarına herhalde dönemin solu iltifat etmez onaylamaz. Sağ ise zahmet edip okumaz bile. "Sağ okumuyor, sol diyaloğa kapalı... Boşuna bağırıp duruyorum" diyerek halin kısa ama hoş olmayan silüetini çiziverir. O iki kaya önyargı ve cahilliktir. Meriç in tuttuğu aynalarda gördükleri kendi yüzlerini beğenmeyenler aynaları suçlarlar. Ve bu durum aradan geçen yarım asırdan uzun sürede hiç değişmez. Sol dönüp bakmaz, sağ sığlığın militanlığı ve yalnızca tarafgirlik