Tutunamayanlar’a göre okuması ve anlaması daha kolay bir kitap oldu benim için. Elbette askıda kalan, tam kavrayamadığım yerler vardı; ama Oğuz Atay’ı okumayı göze aldıysanız, bunların olağan olduğunu düşünüyorsunuz zaten.
Ana karakterimiz Hikmet Benöl, hayattan elini eteğini çekmiş, derin bir bunalımın içine sürüklenmiştir. Sessizce, kimseye haber vermeden, kendi deyimiyle bir "gecekonduya" sığınır. Bu gidiş, bir kaçıştan çok bir arayıştır. Kendini kelimelere emanet eder; oyunlar yazarak varlığını duyurmak, iç dünyasının karanlık dehlizlerini sahneye taşımak ister. Anlaşılma arzusu, onu kalemle hakikatin peşine düşürür. Çünkü Hikmet, ancak oyunlarıyla konuşabileceğine, ancak sahnede var olabileceğine inanır.
–Spoiler–
Hikmet Benöl’ün bu arayışı, sonunda onun intiharıyla sonuçlanır. Roman boyunca kendime şu soruyu sormadan edemedim: “Neden derdini anlatmıyorsun Hikmet? Seni anlayan birileri mutlaka çıkardı.” Bir başka metinde Bilge de bunu söylüyordur zaten
“Söyleseydim başka türlü mü olurdu sonumuz, diyorsun? Saçmalama Hikmet. Ne bileyim, konuşsaydın, anlatsaydın.”
(Bilge’nin sözleri, s.143)
Ama Hikmet, ne benim ne de Bilge gibi düşünüyordu.
“Merhum Hikmet Bey kardeşimiz, benim kanaatimce emsalsiz bir piyes muharriri olmak için fevkalade gayret sarf eden mümtaz bir kalemdi.”
(s.472)
Hikmet’in kendi ölümünden sonra yazılmasını hayal ettiği bir övgüdür. Değerinin ancak öldükten sonra fark edileceğine inanır ve bu tanınma ihtiyacını bile kendisi sahneye koyar.
Belki de onu hiç anlayamadım, anlayamayacağım... Ama belki de mesele, onu anlamaktan çok, onun gibi hissedenleri fark edebilmekte saklıdır. Belki de bu hikâyeler, başkalarını anlamaya çalışırken kendimizi tanıyabilmemiz içindir.