Hiyerarşik toplumlarda törelerin ve geleneklerin baskısı, eşitlikçi ve demokratik toplumlarda ise özellikle kamuoyu görüşünün ağırlık kazanması bireyselliği baskı altına alır. Wilhelm von Humboldt’un, insan gelişmesinin zorunlu koşullarının özgürlük ve durumların çeşitliliği olduğu tezini kabul eden Mill’e göre, “durumların çeşitliliği” İngiltere’de günden güne azalmaktadır. Eskiden çeşitli gruplar ve meslek sahipleri ayrı âlemlerde yaşardı. Oysa şimdi herkes “aynı şeyleri okuyor, aynı şeyleri dinliyor, aynı şeyleri görüyor, aynı yerlere gidiyorlar; umutları, korkuları aynı şeylere yönelik, sahip oldukları haklar ve özgürlükler aynı, bunlara sahip çıkmak için ellerindeki araçları gene aynıdır (...) Çağımızın bütün siyasi değişiklikleri, hepsi de aşağıda olanları yükseltmeye ya da yukarıda olanları aşağıya indirmeye çalışır oldukları için (...) eğitim, insanları ortak etkilerin altına soktuğu için” ve ulaşım araçları, ticaret ve üretim artışının sonucunda “tıpkılaştırma” ilerlemektedir; “yükselme isteği artık belirli bir sınıfın özelliği olmaktan çıkarak bütün sınıfların niteliği oluyor.”
Böylelikle, kapitalizmin gelişmesiyle bireyin ön plana çıktığı ve bireyselliğin arttığı iddialarına karşı çıkan Mill’e göre, eskiden daha yaygın olan bireysellik, özellikle modern toplumda tehdit altındadır. Peki neden? Bu tezin kaynağında, Nietzsche’nin de benimsediği “sürü ahlakı”nın ya da kitle kültürünün, dehanın gelişmesini zorlaştırdığı görüşü yatar.
Kendiliğindenlik ve bireysellik öğesinin aşırı halde olduğu, toplumsal ilkenin onunla çetin bir mücadele yapmak zorunda bulunduğu bir dönem olmuştur (...) Fakat şimdi toplum, bireyselliği adamakıllı alt etmiştir; artık insan bünyesini korkutan tehlike, kişisel dürtülerin ve tercihlerin aşırılığı değil, yetersizliğidir (...)