Kadın… yeryüzüne indirilen merhametin en ince harfi, sabrın en derin nefesidir. Bazen Gazze’de yıkılmış duvarların arasında yavrusunu bağrına basıp göğe açılan bir dua olur. Bazen yurdunu ardında bırakmış Iraklı, Suriyeli bir mülteci kadının sabrında görünür. Bazen de dinini yaşadığı için baskı gören Türkmenistanlı bir kadının kalbinde saklı bir direniştir. Kadın bazen çölde yürüyen bir tevekküldür; yavrusunun susuzluğu için Safa ile Merve arasında umutla koşan Hz. Hacer’in ayak izleridir. O adımlar ki çaresizliğin değil, Allah’a teslimiyetin yürüyüşüdür. Bazen sarayların içinde bile zulme baş eğmeyen bir imandır; Firavun’un gölgesinde kalbi Allah’a sığınan Hz. Asiye’nin duasıdır. Bir sarayın içinde ama kalbi gökyüzüne açılan bir kulun duası… Bazen Allah aşkıyla yanan bir gönüldür; dünyanın bütün bağlarını çözerek yalnız Rabbine yönelen Rabiatül Adeviyye’nin gözyaşı gibi. Bazen iman uğruna direnişin adıdır; zulme karşı dimdik duran Hz. Sümeyye’nin sabrı, Uhud’da Resûlullah’ı koruyan Hz. Nesibe’nin cesareti… Ve bu yolun en nurlu menzili Resûlullah’ın hanesinde yetişen o mübarek kadınlardır; sadakatiyle bir davayı omuzlayan Hz. Hatice, ilmiyle ümmete ışık olan Hz. Aişe… Ve onların arasında bir nur gibi parlayan Hz. Fatıma… O, bir peygamber kızının vakarını, bir eşin sadakatini ve bir annenin merhametini aynı kalpte taşıyan zarif bir ruhtu. Evinde dünya yoktu ama kalbinde cennet kokusu vardı; nasır tutmuş elleri sabrın en güzel dersiydi. Babası onu gördüğünde ayağa kalkar ve “Fatıma benim kalbimin bir parçasıdır” buyururdu. O, dünyanın ihtişamını değil Allah’a yakın olmanın huzurunu seçti; sessizliğiyle konuşan, sadeliğiyle öğreten bir hayat sürdü. Ve benim dünyamda da sessiz bir ibadet bahçesi gibi duran bir kadın var: annem… Ömrünü kullukla süsleyen, seccadesiyle dost,