Sanırım artık Türk Edebiyatı'nda varoluşun dayanılmaz belirsizliği ile benliğin en karanlık dehlizlerine merakın fısıltısıyla değil binlerce yıldır varolmanın, varolmaya itilmenin, varolmaya çalışmanın acısıyla kabuk bağlayarak,kabuk bağlayan yeri kaşıyarak, bağırarak sorular sorup, postmodernliğin ve milenyumun karmaşasından daha uzaklaşmamışken gelmiş, geçmiş, gelecek tüm filozoflara selam çakan, yazarların habercisi, müjdecisi olan ahir zaman yazarıyla tanışıp, sayfalar arasında çatışmanın vakti gelmişti. Babası Sartre olan Existentialism akımının, Hiçliği evlatlık edinen Nietzsche'nin çocuklarının artık Türk Edebiyatı ufuklarında dolaşmaya başladıklarının bir bildirisi, manifestosu niteliğinde bu kitabın vesilesiyle tanıştım satırlarının arasında pusu atmış, siperler kazmış, sizi her cümle sonunda uçuruma kadar götürüp geriye dönmeniz için ekmek kırıntıları bırakmış yazarla. Tanıdım. Öteki,ötekiyi en çok yaralarından tanır. Her ötekinin kendine has derine inen bir yarası vardır. Kitabı okuduğunuzda yazarın tüm yaralarını karakterler arasında babadan kalma bir miras gibi, adaleti sağlayan bir antik çağ tanrısı gibi paylaştırdığını göreceksiniz.
Yazılarımın bundan sonraki kısmı spoiler içerir.
Okumaya devam edeceksiniz sonuçlarına katlanmanız gerekir. Çünkü" İşte ben de bugün romanı silahlandırıyorum. Yüzyıllardır uysal,evcil,şirin olan romanı.." diyen bir yazarı dişinize kadar silahlanmadan okuyamazsınız. Eleştirmenlik yapamazsınız.
Âdem'den (insandan) Adem'e(Hiçliğe) geçişin uzun hikayesini anlatan Emre Timur, Romanına Türkiye'nin modernliğine, şişirilmiş bir mükemmeliyetinin başarısına dahil olmuş ünlü bir başarı hikayeler anlatıcısı ve modern kahini olan Âdem Bey'in bir seminer esnasında geçirdiği bir rahatsızlıkla kendi deyimiyle bir kopuşuyla başlıyor.