Sabahattin Ali’nin "Kürk Mantolu Madonna" eseri, dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta silik görünen bir insanın iç dünyasında ne kadar devasa fırtınalar kopabileceğinin en sarsıcı kanıtıdır. Raif Efendi’nin o sessiz ve boyun eğmiş duruşunun altında yatan derin kederi keşfettiğinizde, aslında etrafımızdaki insanların ne kadar azını gerçekten tanıdığımızı anlıyorsunuz. Bu roman, sadece imkansız bir aşkın hikayesi değil; bir insanın, ruhuna dokunabilen tek varlığı bulduktan sonra geri kalan tüm hayatını nasıl bir yabancı olarak geçirdiğinin dramıdır.
Yazar, Maria Puder ve Raif Efendi arasındaki o ince bağı anlatırken, okuyucuyu klişe romantizmin uzağında, çok daha sert ve gerçekçi bir melankoliyle tanıştırıyor. Hayatın ne kadar acımasız olabileceğini ve bazen bir tesadüfün insanın bütün geleceğini nasıl enkaza çevirebileceğini ustalıkla işliyor. Kitapta yaratılan o soğuk ve izole atmosfer, aslında Raif Efendi’nin içine hapsolduğu dünyanın ta kendisidir. Toplumun içinde yer bulamayan, ruhu incinmiş bir adamın, bir tabloya duyduğu hayranlıkla başlayan uyanışını okurken, insanın en büyük ihtiyacının anlaşılmak olduğunu bir kez daha iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Eserin dili o kadar duru ama bir o kadar da keskindir ki, her cümle bir tokat gibi yüzünüze iner. Sabahattin Ali, insanın zayıflıklarını ve korkularını hiçbir süslemeye gerek duymadan, olduğu gibi ortaya koyar. Kitabı bitirdiğinizde elinizde kalan sadece hüzün değil, aynı zamanda kendimize ve dünyaya karşı duyduğumuz o büyük hayal kırıklığıdır. Kürk Mantolu Madonna, ruhunu kimseye açamayanların, kalabalıklar içinde görünmez olanların ve bir daha asla eskisi gibi olamayacağını bilenlerin sessiz çığlığıdır.