Orhan Kemal’in “ağlayarak yazdım” dediği bu romanı ben de aynı duyguyla, içim sıkışarak okudum. Yazar, sade ama derin anlatımıyla karakterleri öyle canlı kurmuş ki; bir sayfada öfkelendiğiniz kişiye, birkaç sayfa sonra acıyabiliyorsunuz. Bu yönüyle El Kızı, sadece bir hikâye değil, insan ruhunun çelişkilerini açıkça gösteren güçlü bir aynadır.
Romanın merkezinde yer alan gelin-kaynana çatışması, aslında çok daha büyük bir sorunun parçasıdır. Bu çatışma üzerinden yazar, toplumdaki ikiyüzlülüğü, çıkarcılığı ve sevgisizliği gözler önüne serer. Özellikle Nazan’ın içine düştüğü ortamda yalnızca bir aile değil; çevredeki insanların da ne kadar kolay fitneci, riyakâr ve çıkarcı olabildiğini görürüz.
Burada dikkat çeken en önemli nokta şu: Günümüzde sıkça dile getirilen “toplum bozuldu”, “eskiden insanlar daha iyiydi” düşüncesi, romanda adeta çürütülür. Çünkü El Kızı bize şunu açıkça gösterir: Geçmiş de sanıldığı kadar masum değildir.
Teknolojinin olmadığı, insanların daha yakın ilişkiler kurduğu düşünülen bir dönemde bile; dedikodu, kıskançlık, ahlaki zaaflar ve insanı insana yabancılaştıran davranışlar fazlasıyla vardır. Bugün sosyal medyaya yüklenen birçok olumsuzluğun aslında insan doğasının bir parçası olduğu bu romanda net biçimde görülür.
“Anadolu irfanı” diye idealize edilen geçmişin, her zaman anlatıldığı gibi saf ve temiz olmadığı gerçeği roman boyunca hissedilir. Yani mesele zaman değil, insanın kendisidir. Dün ne idiysek, bugün de büyük ölçüde oyuz.
Bu açıdan bakıldığında El Kızı, sadece bir dönemin değil, her dönemin romanıdır. Bizlere şu soruyu sordurur: Sorun gerçekten çağ mı, yoksa insanın değişmeyen tarafı mı?
Bu eser; hem bireysel bir dram hem de toplumsal bir eleştiri olarak oldukça sarsıcıdır. Okuyucuyu duygusal olarak etkilerken aynı zamanda düşünmeye