Hakkâri’de Bir Mevsim benim için yalnızca bir sürgün hikâyesi değil, düşle gerçeğin birbirine karıştığı sisli bir yalnızlık anlatısı oldu. Roman boyunca insan, öğretmenin zihniyle birlikte yavaş yavaş gerçeklikten uzaklaşıyor; karla örtülü dağlar, bitmeyen sessizlik ve yoksunluk duygusu metnin içine siniyor.
Öğretmenin köylülerle aynı dili konuşamaması, aslında romanın en insani tarafını ortaya çıkarıyor. Çünkü kelimeler eksik kalsa da acı, korku ve yalnızlık herkeste aynı yankıyı buluyor. Cüzzamın bölgede bıraktığı yıkım ise yalnızca bireysel değil, toplumsal bir trajedi olarak işlenmiş. Devletin neredeyse hiç uğramadığı bu coğrafyada insanlar hastalıkla, yoksullukla ve ölümle baş başa bırakılmış.
Ferit Edgü’nün kısa ve keskin cümleleri romanın soğuk atmosferini daha da derinleştiriyor. Sürgünlük, yalnızlık ve iletişimsizlik zamanla insanın ruhunu kemiren bir karanlığa dönüşüyor. Kitap bittiğinde geriye, kar altında unutulmuş insanların sessizliği ve insanın anlaşılma ihtiyacına dair derin bir hüzün kalıyor. Hakkari’de Bir Mevsim
Kavim’i okurken yalnızca bir polisiye romanla değil, farklı inançların, kültürlerin ve insanlık tarihinin iç içe geçtiği derin bir anlatıyla karşılaştım. Romanda Süryanilik, Arap Aleviliği ve başka inanç sistemlerinin harmanlanışı oldukça dikkat çekiciydi. Üstelik yazarın yer yer agnostik düşünceye de selam çakan yaklaşımı, kitabı sadece bir cinayet hikâyesi olmaktan çıkarıp düşünsel bir sorgulamaya dönüştürüyordu. İnançların insanlar üzerindeki etkisini, çatışmaları ve ortak noktaları anlatış biçimini başarılı buldum.
Ancak kitabın temposunu, daha önce okuduğum İstanbul Hatırası ile kıyasladığımda biraz daha düşük buldum. İstanbul Hatırası’ndaki akıcılık ve gerilim hissi bende daha güçlü bir etki bırakmıştı. Sanırım sıralamayı bozmayıp önce Kavim’i okusaydım kitaptan daha fazla etkilenebilirdim. Çünkü ister istemez önceki kitabın temposuyla karşılaştırdım.
Polisiye kısmında ise Ahmet Ümit’in klasik tarzını yine hissettim. Katili büyük ölçüde tahmin edebildim; fakat olayların tek bir katile bağlanmaması finalin etkisini tamamen düşürmedi. Aksine son ana kadar bazı taşların yerine oturmaması merak duygusunu canlı tuttu. Bu yüzden “sonunu biliyorum” hissi kitabın sürükleyiciliğini tamamen bozmadı.
Benim için kitabın en güçlü yanı, polisiye kurgudan çok arka plandaki düşünsel atmosferiydi. İnsanların inançlar, kimlikler ve geçmiş travmalar üzerinden nasıl şekillendiğini görmek oldukça etkileyiciydi. Ahmet Ümit yine cinayetin ötesine geçerek insan doğasını anlatmaya çalışmış. Bu yönüyle Kavim, temposu zaman zaman düşse de düşündüren ve zihinde iz bırakan bir roman olarak aklımda kaldı. Kavim
“Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…” diye başlayan cümle, aslında yalnızca bir sitem değil; çağın ruhuna tutulmuş bir aynadır. Çünkü çoğu zaman zamanı yetiştiremeyen biz değilmişiz gibi konuşur, “zaman çok hızlı geçiyor” der dururuz. Peki gerçekten zaman mı hızlandı, yoksa biz mi hızın içinde kaybolduk?
Bir zamanlar insanlar bir selamın bile değerini bilirdi. Bir mektup yazılır, günlerce, aylarca yol beklenirdi. O bekleyişin içinde özlem büyür, kelimeler kıymetlenirdi. Şimdi ise bir “slm” ile her şey olup bitiyor. Ne beklemek var ne de beklerken düşünmek. Her şey hızlı, pratik ve tüketilir halde.
Michael Ende’nin Momo adlı hikâyesinde gri adamlar insanlara tam da bunu fısıldar: “Zamanını daha iyi kullanmalısın.” İnsanlar daha çok çalışır, daha çok koşar, daha çok yetişir ama bir şey eksilir… Yaşamın kendisi. Çünkü fark etmeden zamanlarını biriktirdiklerini sanarken aslında ellerinden kayıp gitmesine izin verirler. Momo ise durmayı bilenlerin, dinlemeyi unutmayanların sesidir. Onun yanında insanlar acele etmez, sadece “olur”.
Bugün biz de biraz o gri adamların dünyasında yaşıyor gibiyiz. Sürekli yetişilecek işler, cevaplanacak mesajlar, bitirilmesi gereken planlar… Ama bütün bu hızın içinde en çok kaybettiğimiz şey belki de “ince şeyler”i fark etme yetimiz. Bir yüz ifadesindeki kırgınlığı, bir sessizliğin içindeki anlamı, bir çayın buharında saklı huzuru kaçırıyoruz.
Belki de mesele gerçekten zamanın hızlı akması değildir. Belki de mesele, bizim onun içinden hızla geçip giderken hiçbir şeye dokunamadan savrulmamızdır. Çünkü durduğumuz anlarda fark ederiz: Hayat aslında yetişilecek bir yer değil, yaşanacak bir andır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Zaman mı az, yoksa biz mi hep aceledeyiz? Momo
Siddhartha, Hermann Hesse’nin kaleminde, bir insanın dış dünyadan çok kendi içine doğru yaptığı uzun ve sessiz bir yolculuğun hikâyesine dönüşür. Bu eser, yalnızca bir arayışı anlatmaz; arayışın kendisini anlamın merkezine yerleştirir.
Siddhartha’nın yolu, varılacak bir menzilden çok, adım adım derinleşen bir hâl olarak belirir. Çünkü bu hikâyede asıl mesele yola çıkmak değil, yolda kalabilmektir. Her deneyim, her savruluş ve her durak, onun iç dünyasında yeni bir kapı aralar. Başkalarının sözleriyle edinilen bilginin ne kadar eksik kaldığı, onun arayışında açıkça hissedilir. Böylece bilgelik, öğretilen bir hakikat olmaktan çıkar; ancak yaşanarak, içten içe keşfedilen bir sezgiye dönüşür.
Dünyevi arzuların cazibesi, yalnızlığın derin sessizliği ve doğanın dinginliği arasında gidip gelen bu yolculukta, özellikle nehir bir ayna gibi durur. Sürekli akan, ama her an aynı kalan o nehir; hayatın döngüsünü, bütünlüğünü ve zamansızlığını fısıldar. Siddhartha, bu akışta kendini dinlemeyi öğrenir.
Ve nihayetinde ulaşılan kavrayış, bütün arayışların ötesinde bir sadeliğe sahiptir: Sevgi. Ne bilgelik tek başına yeterlidir ne de bilgi; insanı tamamlayan, anlamı derinleştiren şey sevgidir. Bu nedenle erişilmesi gereken en yüce mertebe, bilmekten çok sevebilmektir.
Bu yönüyle Siddhartha, bir sonuca ulaşan değil; okuyanın içinde devam eden bir metindir. Her sayfası, yolun kendisini hatırlatan bir yankı gibi kalır: Varılacak yerden çok, yürünmekte olan yolun anlamı vardır. Siddhartha
SiddharthaHermann Hesse · Can Yayınları · 202446,9bin okunma