stefan zweig'ın kitaba da ismini veren aynı isimli öyküsü için konuşmak gerekirse tek kelimeyle muhteşemdi. yolcunun bilmediği bir şehrin ara sokaklarında kaybolurken hissettikleri, betimlemeleri muazzamdı. o arka sokaklardaki alg, balık ve bira kokusunu, fahişelerin şehvetli ve çığırtkan ses tonuyla bağırmasını, arnavut kaldırımlara yayılan ay ışığını hissedebiliyordunuz okurken.
diğer yandan bana tuhaf bir sıkıntı hissettirdi okurken. özellikle eski karısının gönlünü almak isteyen o zavallı, sünepe, pinti adamın kopuk kopuk cümleleri kahramanımızın hissettiğine benzer bir rahatsızlık hissettirdi bünyede. yolcunun umursamazlığı, misafir olduğu şehrin o karanlık sokanlarında kendini kaybetmek istememesi ve aynı zamanda adamın anlattıklarına kayıtsız da kalamaması, yani arada kalması hepimizin yaşadığı içsel çatışmaları yansıtıyordu.