Hüseyin Rahmi Gürpınar 'ın Sevda Peşinde romanı, yüzeyde bir yasak aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bireysel duygular ile toplumsal zorunluluklar arasındaki çatışmayı ele alan derin bir eserdir. Romanın merkezinde yer alan Aynınur Hanım, gençlik yıllarında Ali İlhami Bey ile karşılıklı bir sevgi yaşamasına rağmen, annesinin kararıyla Nezihi Bey ile evlendirilir. Bu evlilikte Aynınur’un söz hakkı yoktur; dolayısıyla ilişkileri daha baştan duygusal bir temelden yoksundur. Nezihi Bey zengin ve toplum tarafından “uygun” görülen bir eş olsa da Aynınur için yalnızca bir zorunluluğu temsil eder.
Romanın asıl kırılma noktası, Aynınur ile Ali İlhami Bey’in yıllar sonra çarşıda yeniden bir karşılaşmalarıyla başlar. Bu karşılaşma yeni bir aşkın doğuşundan çok, geçmişte yarım kalmış bir duygunun yeniden canlanmasıdır. Aynınur’un Ali İlhami’ye yönelimi bu nedenle basit bir ihanet olarak değerlendirilemez; daha çok bastırılmış duyguların geri dönüşü olarak okunmalıdır. Hüseyin Rahmi burada aşkı romantize etmekten ziyade, insanın kontrol edemediği duyguların hayat üzerindeki etkisini sorgular.
Aynınur’un iç dünyası en açık şekilde Seza Hanım’a yazdığı mektuplarda ortaya çıkar. Bu mektuplar, karakterin kendini nasıl haklı çıkardığını ve duygularını nasıl meşrulaştırdığını gösterir. Seza Hanım, Aynınur’un en yakın arkadaşı olarak bu sürecin tanığıdır ve zaman zaman onu uyarmaya çalışsa da Aynınur çoğunlukla kendi duygularının peşinden gitmeyi tercih eder. Bu durum, karakterin irade ile tutku arasındaki çatışmasını net bir şekilde ortaya koyar.
Öte yandan Seza Hanım’ın eşi ve Nezihi Bey’in arkadaşı olan Sermet Bey, olayların ahlaki boyutunu temsil eder. Başlangıçta yanlış bir şüpheyle hareket etse de gerçeği öğrendiğinde Nezihi Bey’e durumu anlatmak ister. Ancak Seza Hanım buna engel olur ve
Sevda PeşindeHüseyin Rahmi Gürpınar · Can Yayınları · 2019563 okunma
Paulo Mourão’nun The Economics of Motorsports adlı eseri, motor sporlarını yalnızca hız, rekabet ve teknoloji üzerinden değil; ekonomik yapı, finansal sürdürülebilirlik ve endüstriyel strateji açısından ele alan akademik nitelikte bir çalışmadır. Kitap, özellikle Formula 1, MotoGP ve diğer büyük organizasyonların arkasındaki görünmeyen ekonomik sistemleri anlamak için önemli bir çerçeve sunar.
Eserin temel odak noktası, motor sporlarının bir spor olmanın ötesinde devasa bir küresel endüstri oluşudur. Takım bütçeleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın gelirleri, marka değeri ve teknolojik yatırımlar gibi unsurlar, yarış sonuçları kadar belirleyici faktörler olarak analiz edilir. Mourão, pistte kazanmanın yalnızca sürücü performansına değil, ekonomik kaynakların etkin yönetimine de bağlı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.
Kitapta dikkat çeken bir diğer önemli boyut, rekabet ile ekonomik eşitsizlik arasındaki ilişkidir. Büyük bütçeli takımların teknik gelişim avantajı, sporun rekabet dengesini doğrudan etkiler. Bu noktada bütçe sınırları, gelir paylaşım modelleri ve finansal regülasyonlar, sporun adil kalabilmesi için kritik araçlar olarak değerlendirilir. Yazar, motor sporlarının “en pahalı spor” olmasının sürdürülebilirlik açısından ciddi tartışmalar doğurduğunu vurgular.
Benim açımdan kitabın en güçlü yönü, motor sporlarını romantik bir hız anlatısından çıkarıp rasyonel bir ekonomik sistem olarak incelemesidir. Taraftarlar için yarış birkaç saat sürse de, arkasında yıllarca süren Ar-Ge yatırımları, lojistik planlama ve küresel ticari stratejiler bulunur. Bu bakış açısı, motor sporlarına olan algıyı derinleştirir ve sporu bir eğlence ürünü olduğu kadar bir ekonomi modeli olarak da anlamamızı sağlar.
Yazarın dili akademik fakat sistematiktir. Grafikler, veri analizleri ve ekonomik kavramlar,
Fernando Pessoa’nın heteronimi Bernardo Soares, Lizbon’da sıradan bir muhasebe kâtibi olarak yaşar. Ama onun asıl mesaisi rakamlarla değil, bilinciyledir. Huzursuzluğun Kitabı, modern insanın iç dünyasını belki de en çıplak hâliyle gösteren metinlerden biridir. Bu eser üzerinden bakınca “modern insan neden huzursuz?” sorusu daha net görünür.
1) Aşırı Bilinç, Az Yaşantı
Modern insan, geçmişe göre daha çok düşünüyor ama daha az yaşıyor. Soares’in hayatı neredeyse hareketsizdir; fakat zihni hiç durmaz. Pessoa burada şunu sezdirir:
Huzursuzluk çoğu zaman yaşananlardan değil, düşünülenlerden doğar.
Düşünce, deneyimin yerini aldıkça insan eylemden uzaklaşır ve kendi zihninin yankı odasında sıkışır.
2) Kalabalık İçinde Yalnızlık
Modern şehir hayatı insanı fiziksel olarak kalabalığın içine koyar ama ruhen izole eder. Soares sokakları izler, insanları görür, ofise gider… fakat hiçbir yere ait değildir. Günümüz insanı da sosyal çevre içinde var olur ama içsel bağ kurmakta zorlanır. Huzursuzluk burada, aidiyet eksikliğinden beslenir.
3) Sonsuz Seçenekler, Sürekli Eksiklik Hissi
Modern dünyada imkânlar artmıştır ama bu bolluk huzur getirmez. Pessoa’nın anlatısında sıradan hayatın tekdüzeliği bile bir yükken, günümüz insanında seçenek fazlalığı kararsızlık yaratır. İnsan her seçimin, seçmediği başka bir ihtimali öldürdüğünü bilir. Bu da sürekli bir “başka bir hayat mümkün müydü?” düşüncesi doğurur.
4) Gerçeklikten Kaçış, Hayale Sığınış
Soares için düş kurmak, yaşamaktan daha güvenlidir. Gerçeklik hayal kırıklığı barındırır; hayal ise kontrollü bir alandır. Modern insan da benzer biçimde dizilere, sosyal medyaya, sanal kimliklere sığınır. Bu kaçış huzuru değil, geçici uyuşmayı getirir. Uyuşukluk geçtiğinde huzursuzluk daha güçlü geri döner.
**5) Anlam Arayışı ve
Hüseyin Rahmi Gürpınar , Efsuncu Baba’da yalnızca bir üfürükçüyü değil, onun etrafında şekillenen bir toplumsal iklimi anlatır. Romanın merkezindeki Efsuncu Baba, asıl adıyla Ebulfazl Enverî, doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanılan bir figür gibi görünse de, yazar onu gizemli bir veli değil, insanların korkularını ustalıkla yöneten biri olarak çizer. Onun gücü cinlerden değil, insanların sorgulamadan inanmasından gelir.
Efsuncu’nun etrafında dönen olaylar, hurafenin nasıl bir düzen kurduğunu gösterir. Mahur (Mahur Kirkor) ve Agop Lahur gibi karakterler bu düzenin içinde hem korkan hem de çıkar sağlayan insan tiplerini temsil eder. Kimi zaman tedirgin, kimi zaman fırsatçı davranışlarıyla, hurafe dünyasının yalnızca inançla değil, menfaat ve korku dengesiyle ayakta kaldığını gösterirler. Onların tereddütleri, Efsuncu Baba’nın otoritesinin aslında ne kadar kırılgan olduğunu sezdirir.
Romanın en çarpıcı taraflarından biri ise, hurafenin yalnızca korku üretmekle kalmayıp insanların kaderine yön vermeye kalkışmasıdır. Mevlüde’nin hayatının bir tılsıma bağlanması ve Nurullah Hasip ile evliliğinin “yazgı” gibi sunulması, Hüseyin Rahmi’nin en sert eleştirilerinden biridir. Evlilik gibi hayati bir kararın bile akıl yerine gizli güçlere dayandırılması, romandaki trajikomik havayı derin bir toplumsal eleştiriye dönüştürür.
Hüseyin Rahmi’nin ustalığı burada ortaya çıkar: Okur Efsuncu Baba’ya gülerken bir yandan da huzursuz olur. Çünkü yazar yalnızca sahtekârlığı değil, sahtekârlığa zemin hazırlayan zihniyeti hedef alır. Ebulfazl Enverî tek başına güçlü değildir; onu güçlü yapan Mahur’un korkusu, Agop’un suskunluğu ve Mevlüde’nin kaderine razı edilmesidir.
Roman ilerledikçe mizah ile tedirginlik iç içe geçer. Gülünç görünen ritüeller, dualar ve gizemli törenler aslında insanların en zayıf anlarına
Efsuncu BabaHüseyin Rahmi Gürpınar · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202010,9bin okunma
Evet nickimin nerden geldiğini çok soruyorlardı. Ben de madem öyle artık kendi gözümden üstadı inceleyeyim dedim.
Richard P. Feynman’ı bu kitapta bir Nobel ödüllü fizikçi olarak değil, dünyaya hiç büyümemiş bir çocuğun gözleriyle bakan biri olarak tanıyoruz. Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman, bir bilim insanının anıları gibi başlıyor ama kısa sürede şunu fark ediyorsunuz: Bu aslında nasıl yaşanır? sorusuna verilmiş sıra dışı bir cevap.
Feynman’ı okurken bende oluşan ilk duygu hayranlıktan çok şaşkınlık, farklılık oldu. Çünkü o, “dahi” gibi davranmıyor. Tam tersine; kilit açmayı öğreniyor, resim yapmaya merak salıyor, Brezilya’da bango çalıyor, kasalarda güvenlik açığı buluyor, garip lokantalarda takılıyor… Ve tüm bunları yaparken asla “Ben büyük bir bilim insanıyım” demiyor. Sanki hayat onun için bir laboratuvar değil, bir oyun alanı.
Kitapta en çok içime dokunan şey Feynman’ın merak konusundaki inadı oldu. O, bir şeyi gerçekten anlamadan bırakmıyor. İnsanlar formülleri ezberlerken o “Bu gerçekten ne demek?” diye kurcalıyor. Ve bunu yaparken akademik kibirden eser yok. Bilimi ciddiye alıyor ama kendini asla fazla ciddiye almıyor. Belki de onu bu kadar özgür yapan şey tam olarak bu.
Feynman’ın mizahı da çok özel. Komik olmaya çalışmıyor; zaten doğal hâli komik. Ama bu mizahın altında güçlü bir yaşam felsefesi var:
Başkalarının ne düşündüğüyle fazla ilgilenme
Anlamadığın şeyi anlamış gibi yapma
Merak ettiğin şeyin peşinden git, “ayıp olur” diye vazgeçme
Bu yüzden kitap beni sadece eğlendirmedi, biraz da sarstı. Çünkü ister istemez kendi hayatını düşünüyorsun:
“Ben en son neye gerçekten merak duyup peşinden gittim?”
“Ben neyi sırf insanlar öyle yapıyor diye sorgulamadan kabul ettim?”
Feynman kusursuz biri gibi anlatılmıyor zaten. Hataları var, tuhaflıkları var, sosyal açıdan garip kaldığı anlar