Sadece bir aşk-hikâyesi değil; çağının toplumsal sancılarını, kadın-erkek ilişkilerinin çelişkilerini ve bireyin içindeki özgürlük arayışını ele alan derin bir metin. Hikâye, bir kadının intiharıyla açılıyor bu başlangıç hem şok edici hem de düşündürücü. Ardından gelen mektuplar, ihanet şüpheleri, zoraki evlilikler ve yasak aşklar… Hepsi bir arada hem gerilim hem duygu yüklü.
Kitabın en güçlü yönü: yazarın döneminin “namus”, “evlilik”, “toplumsal baskı” gibi konularını bugün bizim de hâlâ tartıştığımız biçimlerde işlemesi. Öyle ki, bir sayfada “rızasız evlilik” diye bir şey en azından soru işaretiyle karşımıza çıkıyor ve bu, bugün bile pek sıradan değil. Karakterlerin aralarındaki mektuplaşmalar, iç hesaplaşmaları, gizli doğrudan gelen duygular; bunlar okurken insanın yüreğinde “ben olsam ne yapardım” diyebileceği sorular yaratıyor.
Dil açısından da güzel: Gürpınar, dönem kitabı olmanın ağırlığını hissettirmiyor, aksine okuru içine çekiyor. Betimlemeleri, karakterlerin iç dünyasına geçişleri ve toplumsal yapı üzerine yaptığı gözlemlerle birlikte akıcılığı yakalıyor.
Tabii her şey pür-pür mü? Belki değil. Zaman zaman karakter geçişleri, olay örgüsü yoğunlaşınca sizi biraz düşündürüyor; ama ben bunları eksiden çok “zenginlik” olarak gördüm çünkü okur sadece bakmıyor, düşünmek zorunda kalıyor.