“Cehennem acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin bilmediği yerdir.” Bunu okuduğumda aklıma ilk gelen şey şu oldu: İnsan bazen en çok kalabalığın içinde yalnızlaşıyor. Herkesle konuşuyorsun, gülüyorsun, işine gidiyorsun ama içindekilerden kimsenin haberi yok. Onun derdi tam olarak bu yalnızlık. Kitabı okurken, sanki biri çıkıp “Bak, senin kimseye anlatamadığın durumlar var ya, işte ben onları yaşadım” diyor. Böyle yüksekten, vaaz verir gibi konuşmuyor. Daha çok içinden geçenleri durduramayan bir insanın notları gibi fısıldıyor. Bazen dağınık, bazen zor, bazen de insanın canını acıtacak kadar açık. Hallac’ın “Enel Hak” demesi de çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Bu, “Ben Tanrı’yım” gibi bir iddia değil. Günlük hayattan söyleyecek olursak, kendini o kadar unutmuş ki, ortada “ben” diye bir şey kalmamış. Hani bazen bir şeye öyle dalarsın ki zaman, mekan, hatta kendin bile silinirsin ya… Onun yaşadığı hal bunun en uç noktası. Kitabın bazı bölümlerinde bir yanma hali var. Ama bu yanma, cehennem ateşi gibi değil. Daha çok, bir şeyi çok derinden hissetmenin verdiği yorgunluk gibi. Bildiğini anlatamamak, gördüğünü gösterememek… İnsan bazen “Keşke susabilsem” der ama susamaz. O da susamayanlardan. Belki de onu asıl zorlayan şey, söylediklerinden çok, söylediklerinin yanlış yerlere gitmesi. Günlük hayatta da olur ya bu: Bir derdini açarsın, karşındaki bambaşka bir yerden anlar. İşte onun hayatı biraz bunun büyütülmüş hali. O yüzden cehennem, onun için ölüm anı değil; yaşarken taşımak zorunda kaldığı bir yanlış anlaşılma hali.
Kitabı bitirdiğinde insan büyük cevaplar bulmuş olmuyor aslında. Ama şunu hissediyor: “Demek ki yalnız değilmişim.” Herkesin her zaman okuyacağı bir kitap değil. Ama sanki kitabın sonunda biri omzuna dokunup "herkesin bir cehennemi var" diyor ve