Roma'nın en iyi, en saygın imparatoru nezdimde. Yaşamımı anlamdırmamda bana çok emeği geçti. Özellikle lise dönemini bitirdikten sonra hayata daha aklı başında yaklaşmamı sağlamıştı. Bu yüzden tekrar okumaktan ayrı bir keyif alıyorum.
Marcus Aurelius'un tek ve biricik olan bu eseri, insanlığa fakat ilk başta tahtı devralacak oğluna bıraktığı bir nasihat, bir öğüt defteri. Yaşamındaki bütün hatalarını, pişmanlınlarını, doğrularını bilgelik süzgecinden geçirdiği bu eser felsefi açıdan da çok kıymetli.
Ve irade olarak ne kadar güçlü olduğunu yazdığı şu kısımdan anlayabiliriz:
"Apollonius'tan ahlaken özgür olmayı, talihin zarını görmezden gelen kesinliği, bir an için bile akıl haricinde başka bir bakış açısına sahip olmamayı, şiddetli acılarda, çocuğumu kaybettiğimde, geçmek bilmeyen hastalıklarda daima aynı kalabilmeyi; coşkunluğu ve rahatlığı bağdaştırabilen bir adamın yaşayan örneğini açıkça görebilmeyi; bir şeyi açıklarken sabırlı olmayı; felsefi ilkeleri iletme becerisi yanında, deneyimini de kendisine bahşedilen armağanlar arasında gösterdiği anlaşılan birini tanımayı; arkadaşlardan apaçık lütufların nasıl kabul edileceğini, bu lütuflar yüzünden ödün vermemeyi ve onları reddederken katı olmamayı öğrendim."
Kendime DüşüncelerMarcus Aurelius · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202427,8bin okunma
10'da 10 beğeneceğim tek kitap şimdilik bu olabilir. Keşke Atatürk'le ilgili daha çok anı yazılsa, paylaşılsa da Atatürk arkasından giydirilen bu leş kirlilik temizlense.
Üzülerek söylüyorum ki hiçbir ülkede kendi ülke kurucusu hakkında kötü konuşan, kötü konuşmaya yönlendiren, ülkede bölücülük yaratan başka ülke yoktur. Bazen bu ülkeyi kuranların bu halkı kurtarmakla hata yaptığını düşünüyorum. Umarım bu yanılgım son bulur.
Ölüm... Bu aralar malesef ki en çok duyduğum ve duymaktan nefret ettiğim kelime. Ne zaman bir ölümle karşılaşsam aklıma bu kitap geliyor. Ölüme, ölenlere verdiğim tepkiyi sorguluyorum. Hissettiğim şey derinden mi yoksa anlık bir yanılgı mı? Tanımadığım birine gerçekten de samimi bir şekilde üzülüyor muyum ya da tanıdığım? Peki ya sonrası... Ölünün ölümünü anıyor muyum? Yasta mıyım? Yaşantısına, geride bıraktıklarına saygı duyuyor muyum? Emin değilim. Dünya hâlinin içtenliğimi mahvettiğini hissediyorum.
O kadar çok ölenlerimiz var ki... O kadar çok alıştık ki ölü görmeye artık hissizleştik ya da anlık hislerimiz oluştu. Twitter'da vahşice öldürülmüş bir kadın görüyorsun mesela, aşağıya doğru kaydırıyorsun kaydırıyorsun depremden ölenleri, feryatları görüyorsun tekrar kaydırıyorsun yine bir ölüm yine yine yine... Bakınca çoğunluğa ihmalkarsızlıktan olduğunu anlıyorsun, üzülüyorsun. Sonra tekrar aşağılara iniyorsun. Tatlı bir kedi videosu çıkıyor mutlu oluyorsun, güzel bir yaşantı görüyorsun özeniyorsun, kendini insanlarla karşılaştırıp motive ediyorsun ya da alaşağı ediyorsun. Az önce üzüldüğün ölenleri unutuyorsun ya telefona dalıyorsun ya da yaşantına devam ediyorsun. Sadece anlık bir üzüntüyle yas ilan ediyorsun. Ölen öldüğüyle kalıyor, sen yaşantınla, dünya derdiyle... Umuyorum ki ölüyü ve ölümü hak ettiği şekilde anarız ve yaşantımıza ona göre devam ederiz. Kitabı okuyanlar beni anlayacaktır, okuyacaklar ise umarım beni anlar.
Uysal Kızı lisedeyken okumuştum o zaman bana muazzam ve eksik gelmişti. O yüzden yine okumak istedim ama galiba çevirmen farkından dolayı aynı duyguları hissedemedim. Bu sefer anlatım şekli basit geldi belki de beklentimden dolayı, bilemiyorum.
Bize kendimizi bir hiç gibi gösterten, bize kendimizi kaybettiren, bizi insanlardan uzaklaştıran, bize gökyüzünü unutturan, bize zamanı öldürten umutsuzlar parkından kurtulmak dileğiyle...