Bir dal kırıldığında herkes görür. Çıt diye bir ses çıkar, yaprak düşer, iz kalır. Ama insanın kırılması öyle olmaz. Sessizdir. Kimse fark etmez. Ne bir gürültü olur ne de bir uyarı… Sadece kalbin içinde bir yer incinir ve oradan yavaş yavaş kopuş başlar.
İnsan çoğu zaman bağırarak gitmez. Kapıyı çarpmaz. “Yeter” demez. Gülümsemeye devam eder belki, konuşur, yanında durur. Ama kalbi artık orada değildir. Çünkü insan en çok kalbinden yorulur. Anlaşılmadığı yerden, değersiz hissettirildiği noktadan çözülür bağları.
Her kopuş bir anda olmaz. Küçük kırıklar birikir. Bir söz, bir bakış, bir vurdumduymazlık… Her biri kalpte ince bir çatlak açar. Dışarıdan sağlam görünen insan, içten içe dağılır. Ve bir gün fark edersin ki artık eskisi gibi değil. Çünkü kalp kırıldığı yeri unutmaz.
İnsan bazen kalmak ister ama kalbi izin vermez. Çünkü kalp, kendini korumayı öğrenir. Sürekli acıdığı yerde duramaz. O yüzden kopuş, çoğu zaman bir tercih değil; bir mecburiyettir.
Unutma…
Dal kırıldığı yerden kopar.
İnsan ise kırıldığı kalpten.
Kendimize en ufak olayları sorun etmek en büyük zaman kaybımız. Oysa her şey çok çabuk gelip geçiyor. Kırdığımız insanlar, kızdığımız olaylar
çok çabuk değişiyor ve dün yaşadıklarımız
bu günümüze kalmıyor. Dün üzüldüğümüz bizi yıpratan bir konu, bugün güldüğümüz bir şey halini alıyor. Yaşamı boyunca kendi penceresi dışında hiç bir pencereden bakmamış bir insanın yaşamıyla, hayatı boyunca her şeye küsmüş bir insanın bakış açısı aynı değil midir?