Türkler, yaylarının kirişlerini at kılından yapıyorlardı. Yaya olarak ok atarken, bir adımlarını genişçe ileriye uzatıp, biraz eğilirler, yayı gererken vücutlarını kaldırırlardı. Böylece okun vuruş gücü artar, hedefi delip geçerlerdi.
Orta çağlarda meydan muharebeleri kılıç ustalığı şeklinde değil, umumiyetle okçuların maharetleri ve atlıların toplu hücumları halinde gerçekleşiyordu ki, atı sevk ve idarede Türklerde daha üstün bir kavim yoktu.
Eski Türk töresine göre savaşta askerler, komutanlarının en küçük bir emrine dahi itaat etmek zorundaydılar. En küçük bir uygunsuzluk ve isyan hareketinin cezası ölümdü. Harbe girecek er, atının kuyruğunu bağlar veya keserdi. Buna eski Türkler ‘’tullama’’ diyorlardı. Artık o kişi, vatan ve millet için kendini fedaya ve şehitliğe hazırlamış demektir.
Kırgız isminin manası ve menşei hususunda çok değişik görüşler varsa da, herhalde bu ad ''kırk'' sayısının çoğuludur. Diğer izahların büyük bir kısmı halk etimolojisi üzerine kurulmuştur. Çin kaynaklarında, Hunların yıkılışından sonra Kırgızlara, ''Hakas'' da denmiş ve bu isim günümüze kadar ulaşmıştır. Şu an Güney Sibirya'da yaşayan Hakaslar bunlardır. Ayrıca mevcut Kırgız şecereleri de incelendiğinde Hakaslar ile Kırgızların aynı olduğu anlaşılır.
Uygur Türkleri zamanında da ekonominin temeli konar-göçer hayvancılık olmakla birlikte, ziraat ve ticaretin biraz daha ön plana çıktığı görülür. Şine Usu ve Terhin gibi yazıtlarda bizzat kaganın ağzından su kenarlarında çitfçilik yapıldığının söylenmesi ilginçtir.