Yıllar önce okuduğum, hikayeyi hayal meyal hatırladığım fakat bende bıraktığı etkiyi unutamadığım, buna istinaden yıllar sonra tekrar okuduğum kitap…. Bu romanı okurken her satırında içim burkuldu. Çünkü bu, yalnızca aşkı anlatan bir hikâye değil; bir kadının, yargıların, ön yargıların, toplumun acımasız bakışlarının gölgesinde bile nasıl içten, nasıl sadık kalabildiğinin hikâyesi. Marguerite Gautier… Ne isimde ne geçmişte takılıp kalınmalı. Çünkü bu roman, bir kadının kim olduğu değil, ne hissettiğiyle okunmalı.
Marguerite, dışarıdan bakıldığında yargılanan, etiketlenen bir kadın. Ama kalbinin içi… İşte orası tarifsiz. Onun Armand’a olan aşkı, bir kadının bir adama duyabileceği en saf, en koruyucu, en özverili hislerle örülü. Herkesin göz ardı ettiği, küçümsediği, adeta yok saydığı bir kadının içinde, koskoca bir dünya var. Ve bu dünya, sadece sevdiği adam için dönüyor.
Aşkı için yaptığı fedakârlık, gururla değil, sessizce yaşanmış bir savaş. Onun sadakati, yalnızca bir bağlılık değil; kendinden vazgeçme cesareti. Armand’ı korumak uğruna kalbini paramparça etmeye razı oluşu, beni derinden sarstı. Çünkü bazen aşk, sevmekle değil, gitmekle ölçülür. O gidişin arkasındaki sebebi kimse görmez ama acısını en çok giden yaşar. Marguerite o acının sessiz taşıyıcısı oldu.
“Kamelyalı Kadın”, bana şunu gösterdi: Gerçek aşk; toplumun, geleneklerin ya da geçmişin hükmüyle değil, kalbin içindeki dürüstlükle ölçülür. Ve bazen en çok seven, en çok yargılanandır. Bu romanı bitirdiğimde içimde tuhaf bir sessizlik kaldı. Çünkü Marguerite gibi kadınlar, bir romanın sayfalarına sığmayacak kadar derin, sevdiklerine kendini adamakla kalan, adını bile duymaya kimsenin cesaret edemediği bir sadakatin sembolüydü.