İçimizdeki Şeytan, Türk edebiyatının ve Sabahattin Ali'nin kült eserlerinden bir tanesi. Bu kitabı ilk duyduğumda kitabın ismiyle ilgili yorumum farklı olmuştu, bir sosyal grup içerisindeki bir bireyin gruba ihanetleriyle ilgili olabileceğini düşündüm. Ekipteki 'hain, ikiyüzlü kişi' tarzında. Bunu bir arkadaşımla paylaştığımda, "Hayır, kitap gerçekten de içimizdeki şeytanla ilgili." diye bir karşılık almıştım ve o zaman daha çok çekmişti dikkatimi. Aklıma doğrudan Freud'un id, ego ve süperego kavramları gelmişti. Kitabı okudukça da güç kazanan bir düşünce oldu bu.
Kitapta ağırlıklı olarak Ömer ve Macide'nin iç dünyalarını, ilişki dinamiklerini ve kişiliklerini hâkim bakış açısı ile inceliyoruz. Doğru/yanlış sınırı çizmeden, ahlak bekçiliği yapmadan, anlatıldığı gibi sakince anlamaya çalışıyoruz. Ömer karakterinin 'dürtüsel' biri olduğunu söylemek yanlış olmaz keza bu dürtüselliğin Macide'ye ve kendisine de zarar verdiğini kitabın sonunda yine Ömer'in ağzından duyuyoruz. Bu kavramlar ve psikoloji bilimindeki yerleri destan niteliğinde uzun ve önemli kavramlar. Her insan dürtüsellik taşır ve değeri/iyilik-kötülük cetveli bunu ne kadar yönetebildiğiyle görülür bir nebze. Yani işin dürüstçesi, dürtüleri düşünüldüğünde vahşi doğadaki hayvanlardan pek de fark barındırmayan insanoğlu bu dürtüleri yerinde ve dozunda kullanabilmesiyle ayrışıyor diğer türlerden. Bana kalırsa kitap bir çırpıda okunup bitirilecek, olayların merkez olduğu bir romandan ibaret değil. Aksine anlayarak, durarak, sindirerek, sabırla okunduğu takdirde değer kazanan bir kitap. Olaylar fikirlerden daha geri planda kalmış bile diyebilirim kendimce. Çok vurucu, çarpıcı bir olay silsilesi bulunmamakla beraber kişinin felsefi dünyasına zenginlik katacak kadar yoğun tartışmalar barındırıyor bünyesinde.
Yaptığı