Nilüfer Kuyaş'ın Sarah ve Şemsi adlı kitabı, 19. yüzyılın en büyüleyici sahne figürlerinden biri olan Sarah Bernhardt’ı konu alıyor. Bernhardt; dönemin tiyatro dünyasında yalnızca oyunculuğuyla değil, güçlü kişiliği, sıra dışı yaşamı ve sahneye taşıdığı duygunun yoğunluğuyla da iz bırakmış bir isim. Avrupa’dan Osmanlı’ya uzanan turneleriyle adını geniş kitlelere duyurmuş, sanatını adeta bir gösteriye dönüştürmüş bir figür.
Kitapta, Bernhardt’ın Osmanlı topraklarına gelişi ve burada verdiği temsiller anlatının merkezini oluşturuyor. Şemsi Molla Bey, onu İstanbul'da beklemekte. Şemsi ve Sarah gençlik yıllarında, Şemsi'nin tıp eğitimi sırasında Fransa'da tanışıyorlar. Fırtınalı bir aşktan sonra dost kalan ikili, yıllar sonra birbirlerini göreceklerdir.
Bana göre “Şemsi” karakteri, oldukça merak uyandırıcı biri olmasına rağmen neredeyse belirsiz kalıyor. Yazarın da sonsözde söylediği gibi, Şemsi hakkında net bir bilgi ya da derinleşen bir hikâye yok, bu da kitabı zayıflatıyor bence. Çünkü geçmişe dayandığını hissediyorsunuz ama bir yandan da aşırı hayal olduğu belli oluyor.
Bir de hissettiğim anlatı boyunca atmosfer yer yer ilgi çekici olsa da, metin sık sık kendini tekrar ediyor hissi yaratıyor. Okur olarak sürekli “şimdi önemli bir kırılma olacak” beklentisine giriyorsunuz; fakat bu beklenti çoğu zaman karşılıksız kalıyor. Olay örgüsü ilerlemekten çok aynı duygunun etrafında dönüp duruyor. Sonuçta kitap, büyük bir dramatik zirveye ulaşmak yerine, Bernhardt’ın İstanbul’a gelişi ve turne süreciyle sınırlı kalıyor. Bu yönüyle eser, başlangıçta bir şey olacak vaadinde gibi olsa da, derinleşmeyen karakterler ve gelişmeyen olay örgüsü nedeniyle biraz eksik hissettiriyor. Okurda bıraktığı iz, bir biyografik anlatının vaat ettiği yoğunluk ya da bir romanın sunduğu dramatik tatmin