Gına geldi, değil mi? Yolsuzlukmuş,siyaset dünyasının arkaplanıymış,modern toplumun dengesizliklerinin meydana getirdiği trajedilermiş, yalvarırım oralara girmeyelim!
Geber Aşkım kırsal bir bölgede yaşayan bir kadının iç dünyasına odaklanır. Evlilik, annelik ve yalnızlık arasında sıkışmış anlatıcımız; öfke, arzu, nefret ve sevgi arasında gidip gelen düşüncelerle doludur. Kocasıyla ve çocuğuyla kurduğu ilişki, sevgiyle şiddet arasında gidip gelen rahatsız edici bir çizgide ilerler.
Kitabı okumak benim için oldukça zorlayıcıydı. Klasik bir anlatı beklerken, olay örgüsünden çok bilinç akışıyla ilerlemesi, metni takip etmemi güçleştirdi. Üstelik anlatıcının zihni oldukça karanlık, dağınık ve yer yer saldırgan; bu da okuma deneyimini ağırlaştırıyor.
Dili güçlü ama aynı zamanda yorucu. Sürekli tekrar eden duygular, keskin geçişler ve yoğun iç monologlar bir süre sonra bunaltıcı bir etki yaratıyor. Anlatılmak istenen sıkışmışlık, öfke ve yabancılaşma duygusunu anlayabiliyorum. Ancak bu duygular o kadar kesintisiz ve sert veriliyor ki, okur olarak nefes alacak alan bulmak zorlaşıyor.
Kitabın en dikkat çekici yanı, annelik ve kadınlık hallerini idealize etmek yerine son derece rahatsız edici ve gerçekçi bir yerden ele alması. Ama bu gerçekçilik, benim için etkileyici olmaktan çok yıpratıcıydı. Metinle bağ kurmakta zorlandım; karaktere empati geliştirmek yerine ondan uzaklaştım. Bu durum anne olmam ile ilgili de olabilir, yaşadığı olayları içselleştiremedim.
Kısacası, Geber Aşkım güçlü bir edebi deneme olsa da, benim için keyifli bir okuma olmadı. Yoğunluğu ve karanlığı nedeniyle beni içine çekmekten çok yordu ve bitirdiğimde geriye tatmin duygusundan çok zihinsel bir yorgunluk kaldı.