Öncelikle bu bir eleştiri metni veya başka bir şey değil, bu kendi hislerimi paylaştığım vlog için bir metin. Kitap hakkında konuşmam gerekirse.
Otomatik Portakal, ilk okuduğum zaman ön yargılı olduğum bir kitaptı. Hayatımda hiç Anthony Burges okumamış, yazar hakkında fikirsiz şekilde açmıştım. Tabii iki üç sayfa sonra sıkılıp bıraktım ve bir daha bakmadım. Otomatik Portakalla ikinci karşılaşmamız okulumun kütüphanesinde yaşandı. Okumak için aldım, bir süre oyaladım ve okudum.
Okuduktan sonra tek tepkim: “Bu adam bir dahi olmalı” idi. Otomatik portakalı okudukça aslında bize hepimizin ruhuna gizlediği o kişiliği, o canavarı gösteriyordu. Garip takıntıları olan garip insanlar değil. Bizler. Hepimiz biraz Alex'iz. Belli bir noktaya kadar hepimiz aşağılık olabilir, hepimiz alçalabiliriz.
Alex'in ve kitabın rahatsız edici olmasının sebebi aslında hareketler ve sonuçlar değil. Daha basit bir şey. Daha gerçek. Bizi rahatsız eden şey içimizde bastırılan ve dışarı çıkmak için can atan o hayvani dürtülerin Alex eşliğinde gazlanması. İyileştirilmek istenen bir adam eşliğinde bizde gazlanıyor, hırsa gelip vahşileşiyoruz. Herkes biraz Alextir. Alex bile.
Kitabın ikincil kısmına gelirsek... İyilik seçim yapamamak mıdır yoksa seçimi iyiden yana kullanmak mıdır sorusunun cevabı niteliğinde ilerliyor ikinci kısım. Alex'in tedavi sonrası istemediği hâlde iyi birisi olması, düzelmesi ama daha çok acı çekmesi başarılı bir şekilde işleniyor. Okurken bir "gerçeği" okuyor ve o gerçeği yaşamaya zorlanıyoruz.
Bu kadar. Otomatik Portakal benim için bir başyapıttır, başyapıt niteliğinin ötesinde bir "eser"dir.
... asıl olan birdir ve bir esastır. Fakat nedense Bir'i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. İki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil baştan.