Epeydir merakla beklediğim bir kitaptı. Sayfalar boyunca taşın çıldırtan sabrına dokundum. Sabrınız varsa sizlerle de paylaşmak isterim.
İlkin eser sahibini tanıyalım. Hayatı savunduğu değerler doğrultusunda yaşayan biri o. Hikâyenin içindeki hayatı gören, hayatın içindeki hikâyeyi ustaca kaleme alan bir yazar. Hiç şaşırtmaz sizi. Baktığınızda ne görüyorsanız odur. Edebiyat dünyamıza çok yakışan bu eser ancak onun ellerinden çıkabilirdi. Şaşırmadım.
Onca tema varken kalkıp niye taşları yazar insan? Neden bu kadar taş ve neden dönüp dolaşıp deniz diye bana sorsanız, taş ve deniz birbirini iyi tanır da ondan derim. Hemen her sayfada buluşmuşlar. Kiminde deniz durmuş, taş yürümüş. Kiminde tam tersi. Bazen dost, bazen düşman birbirlerine. Fakat dostluğu da sadık, düşmanlığı da. Burada çok şey buldum işte.
Kıyıda duran adam en çok hangisiyle özdeş, hâlâ kararsızım. Kolay da değil. Onca taşa takıla takıla yürüyorsunuz sayfalarda. Ayna taşı, soluk taşı, yada taşı, ahlat taşı, safir, hepsinin arasına görülmeyen şeyleri görelim diye davet edildiğimiz o kadar belli ki…
Ve görüyoruz. Kumsaldaki küçük yuvarlak taş hem kalabalığa ait olduğumuzu, hem ummadığımız anda birinin tutup denize fırlatma ihtimalini yüzümüze çarpıyor. Pürüzsüz de olsak, avucunda tutana huzur da versek bu ihtimal hep var. Değil mi ki taşsın. Ya derinliğinde kaybolduğumuz sular? Çok derin mevzu. Büyük hesaplaşma. Yazarın ustalığı burada gösteriyor kendini. Fırlatıp atanı da taşın çarptığı suyu da kazıyor hafızalara.
Eser hepimizin üç temel derdine dokunuyor. Benlik, yaşam ve toplum. Küçük bir sahil kasabasına sıkışıp kalmış kahraman, ait hissetmediği bir toplum, bedenine dar gelen bir hayat bu noktaların temsili. Kıyıya hapsolmuş, sektirdiği taşlarla birlikte savrulan kahramanımız batan taşların en ağırı.