Belki de yüreksizlerin asıl cezası budur; gerçeği, iş işten geçtikten sonra, artık yapılabilecek hiçbir şey kalmadığında görmek, anlamak. Şimdi elimden gelen tek şey, senin çok iyi bir evlat olduğunu ve benim seni kesinlikle hak etmediğimi tekrarlamak. Tek yapabildiğim, senden af dilemek.
Burada olduğunu bilmek, bedeninden yayılan ısıyı hissetmek, onun yanında, başları birbirine değerek, sağ eli onun sol eline kenetlenmiş yatmak bile bir nimetti.
Bu dünyaya gelişini anımsadı; yoksul bir köylünün haram çocuğu, istenmeyen bir şey, acıklı, teessüf edilen bir kaza. Yabani bir ot. Şimdi bu dünyayı bir dost, bir yoldaş, bir koruyucu olarak terk ediyordu. Bir anne olarak. Nihayet önem kazanmış bir birey olarak. Hayır. O kadar da fena değil. Gayri meşru başlamış bir hayat, meşru bir biçimde noktalanıyordu.
“Şu an evli bir kadın, bir anne olduğunu biliyorum. Bense çıkıp geldim; onca yılın ardından, bütün olanlardan sonra gelip kapına dikildim. Muhtemelen yakışıksız, belki de haksız bir davranış, ama seni görmek zorundaydım... Ah, Leyla, senden hiç ayrılmamalıydım. Daha çok uğraşmam, diretmem gerekirdi. Fırsatım varken seninle evlenmeliydim. O zaman her şey çok farklı olurdu.”