Martin Eden henüz çok genç bir denizcidir. Ruth adındaki bir genç kızın erkek kardeşini bir saldırıdan kurtarır ve Ruth'un ailesi Martin'i yemeğe davet ederler. Orada Ruth'u görür görmez aşık olur. Fakat aralarındaki sınıfsal fark Martin'i geri çeker. Ama bir karar verir kendini ve hayatını tamamen değiştirmeye ve artık denize çıkmamaya başlar. Hemen hiç olmayan eğitimini kendi başına tamamlamaya çalışır. Bunun için gecesini gündüzüne katar. Hayali yazar olmaktır esasen ve Herbern Spencer'ı kendine idol alır ve çok çalışır çok yazar. Yazdıkları bir bir türlü beğenilmeyince herkes ona başka bir iş bulmasını söyler sevdiği kız bile...
Martin ise kimseyi dinlemez ve yazmaya devam eder. Tüm bunları yaşarken yanında kimsesi yoktur. Çoğu zaman aç kalır hatta yazılarını editörlere göndermek için pul bile alamaz. Evinde kaldığı eniştesi onu evden çıkarır. Ruth'un ailesi de düzgün bir işi olmadığı için kızı ayrılmaya zorlar.
Kaderin cilvesine bakın ki bir süre sonra Martin'in kitapları basılır ve istediği gelire sahiptir artık. Çevresindeki herkes artık Martin'i yemeklere davet eder. Ruth'un babası bile...
Martin durumun neden böyle olduğunu düşünür aslında Martin aynı Martin idi. İnsanlar neden onu o zaman da yemeklere davet etmiyordu? Oysaki şimdi çok parası vardı ve karnı da aç değildi!
Statü ve paranın insanı nasılda bir anda değerli kıldığını acı bir şekilde ortaya koyan müthiş eser. Martin'in çabası ve yalnızlığı o kadar işime işledi ki zaman zaman Martin'e sarılmak istedim. O kadar gerçek bir karakter yaratmış ki Jack London, anca bu kadar olur, dedirtiyor. Bunun, eserin yarı otobiyografik olmasının da payı büyük elbette.
Buraya ne yazarsam yazayım bu kitap için az kalacak gibi hissediyorum. Martin'le henüz tanışmayan kaldıysa hemen tanışın derim. Alın onu sarıp