“İstenmeyen bir çocuk olarak doğdu Jack.”
“Babası onu reddetti.”
“Annesi ona şefkat göstermedi.”
Ona dair okuduğum ilk cümleler. Her birinden bir roman çıkabilir değil mi? Sevgisiz bir ailede istenmeyen, sevilmeyen bir çocuk olarak dünyaya geliyor. Asıl ismi John Griffith…
“... kırk yaşına kadar evlenmeyeceğini, kendine kocaman bir ev yaptıracağını ve o evin büyük odasını tamamen kitaplarla dolduracağını söyledi.”
Nasıl bilirsiniz Jack London’ı?
Ölünün arkasından sorulan bir soru değil mi? Öleli çok olduğuna göre gönül rahatlığıyla cevaplayabiliriz: “Bilmeyiz.” Korsanlık yaptığını biliyor muydunuz mesela? Üstelik İstiridye Korsanlarının Prensi lakabı olduğunu… Serseri ve gezgin bir yaşam sürdüğünü, kaçak yolculuklar yaptığını, eşini aldattığını ve dahası: hırsızlık ve dilencilik! Peki ya yazdığı her eserin hayatının bir bölümünden yola çıkılarak kaleme alındığını? Martin’i hepiniz bilirsiniz mesela… Aslında okuduğumuz Jack London’ın ta kendisiydi! İnsan doğa çatışmalarını anlattığı Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş madencilik yaptığı yıllarda gördüğü zorlu doğa koşullarından zemin buluyor. Mücadeleyle geçiyor hayatı: ““İçini acıtan şey de zaten buydu: Yaşamak.””
“Bir sürü kitap okudu ama içindeki huzursuzluk azalmak yerine daha da büyüdü.”
Martin Eden’da geçen o şahane cümle! Gerçekleri okuyup huzur bulmak ne mümkün değil mi? Dünyayı tanıyıp, oda duyarlı hale gelip buna rağmen huzurlu kalmak… Okumayı ve yazmayı hep seviyor, yaşadığı dönemde kitaba ulaşmak dahi çok zor. En büyük hayali kitaplarla dolu bir ev! Hangimizin değil ki? İnandığı değerleri kalemiyle anlatmaya çalışıyor. Her kitabı ayrı bir mücadelenin ürünü. Kırk yıllık ömrüne onlarca kitap sığdırıyor. Zor bir hayattan doğup böylesi bir zaferle veda etmek! İnsan bir kırk yıl daha yaşasa neler çıkardı ortaya diye
Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı.