Bazı durumlarda size kötü hissettiren, korkunç atmosferli yerlerde durmayı asla istemezsiniz, sanki sizi orada çeken, ruhunuzu emen, boğazınızı düğümleyen, gırtlaklayan bir kötü ruh varmış gibi hissedersiniz. Leigh, Dennis ve pek çoğu da 1958 model Plymouth Fury’nin içindeyken böyle hissediyordu. O arabanın kükreyen egzozunda, kan kırmızı boyasında, iki keskin gözmüş gibi bize bakan farlarında anlamlandırmadıkları bir şey vardı.
Hikayedeki korku ibarelerini ve fantastiği bir kenara koyarsak kitabı şu şekilde yorumlamak istiyorum: Bence kitap ailesi tarafından bastırılan ve sıkı bir otoriter anne eğitiminden geçmiş bir gencin, okuldaki sosyal ortamında ne denli düşük bir sınıfta olmasına sebep verdiğini açıkça bize sunmakta. Belki de anne tarafından aşırı baskı altında büyüyen bireyin özgüveninde oluşan yetersizlik, Amerikan liselerinde hep olan “Kabadayı”lar tarafından hırpalamasına zemin hazırlamıştır. Ve bu durumda olan gencin kendisine artı özgüven getirme potansiyeli olan “Araba” faktörü ile özgüveninde nasıl bir artış yaşadığını ve psikolojisinin ne denli değiştiğini görmekteyiz. Artık daha özgüvenli ama aynı zamanda huysuz, sinirli ve kırıcı birisine dönüşmekte. Aynı LeBay gibi...
Stephen King; açıkcası korkunun üstadlarının bir parçası benim gözümde, Alan Poe ve Lovecraft’ın ardından en iyi üçlüden birisi. Bir korku fabrikası. Kitaplarında; her konsepti, her nesneyi canavara dönüştürebilen King, bu kitapta bir arabanın adeta ne kadar korkunç olabileceğini gözler önüne seriyor. Kitabı okuduğum sıralarda adeta paranoyağa bağlayıp, sokakta eski model arabalara bakamaz oldum. Sanki bir an hırıltılı motor çalışacak, farlarının bana yöneltilecekmiş gibi hissediyordum. Hurdaların yanından geçerken gözlerimi onlardan ayıramaz hale geldim.
Kitap için Stephen King’e