(20Ağustos 1928)
O zamanlarda Türkiye'nin en önemli özellikleri neydi bilir misiniz? Sokakta oynayan çocuklardan hangisi zengin, hangisi fakir bilemezdiniz. Herkes aynı giyinirdi, ihtiyacı olana yardım etmek çok sevap ya da iyi kabul edilirdi. Büyüklere büyük bir saygı ve hürmet,bir de farklı inançlara hoşgörü vardı. Her kökenden, her inançtan insan yan yana mutlu mesut yaşardı. Neyse, yolculuğa dönelim isterseniz.
Ailemin bütün tanıdıkları aynı yolu tutmuş kişiler: Zekalarını kârlı kılmaya, öğrenimlerini bir arpalığa çevirip limon gibi sıkmaya ve seçkin biri olmaya çabalanmış bir gençlik; sonra da umutlarının sonucunun niçin bu kadar nafile bir yaşam olduğunu şaşkınlık içinde sormakla geçen bir ömür.İnsanlar yıldızların peşinden koştuklarını sanırlar ama sonları bir kavanozun içindeki kırmızı balığa benzer. Çocuklara yaşamın saçma olduğunu en baştan öğretmek daha basit olmaz mı diye kendi kendime düşünüp dururum. Bu çocukluğun bir kaç güzel anını yok etse de, yetişkinlerde önemli bir zaman kazancı olur; üstelik bir travmadan, kavanoz travmasından kurtulmak da işin cabasıdır.
Padişah şimdi de Avrupa seyahatinden döndükten sonra yapılan bir toplantıdan söz ediyordu...Avrupa'nın kadınıyla erkeğiyle birlikte çalışması hepsini çok etkilemişti. O ışıklı binalar, trenler, fabrikalar gözlerinin önünden gitmiyordu.En ilginç sözü ise İstanbul şehremini Ömer Faiz Efendi söylemiş, Şeyhülislama dönerek " Efendim, İslamı bile Avrupalılardan almalıyız" deyivermiş, sonra da durumu şöyle açıklamıştı: "Adamlar bize öğretilmiş olan düzgün İslama uygun davranıyorlar, bizse bozulduk. İslamı tekrar, en baştan başlayarak öğrenmemiz lazım.
Sultan'ın müzik ve marangozluğa çok önem verdiğini biliyordu ama nedense muazzam tarihi eserler hiç ilgisini çekmiyordu. Koskoca antik Bergama'yı ve diğer kalıntıları Almanlara hediye etmekten çekinmemişti.