"Her bir nöronumuzun bir beyin gibi çalıştığı gerçeğinden hareketle beynimizin kapasitesi dünyadaki atomların sayısı kadar bilgiyi alacak kapasitede. Beynimizin hafızası namütenahi, sonsuz! Unutmayın! Yüz milyar nöronumuzdan tek bir tanesi evreni değiştirebilir! Evet, tek bir tanesi! Bu gidişatı değiştirmek, bu karanlığı aydınlatmak da o tek bir nöronumuzun elinde olabilir! Yeter ki isteyelim."
Bilim ve teknolojideki ilerlemeler daha önce sadece insan düşüncesi ile yapılabilecek işleri yerine getirebilen makineler üretti. Gelişmiş bilgisayar programlama tekniği bu makineleri basit hesaplama sahasının ötesine taşıdı ve bunlara dil kullanma dahil pek çok yetenek yükleyerek "yapay zeka" adını verdi. Tamam, makineler insan davranışını taklit edebilir ama gerçekten düşünebilir mi? Matematikçi ve bilgisayar öncüsü Alan Turing, Bir makinenin zeka gösterme yeteneğini sınamak adına basit bir test önerdi: bir makine ve bir insana normal insan dilinde sorular sorulacak ve ikisi de aynı dille yanıt vereceklerdir. Tarafsız bir hakem hangi cevabın kime ait olduğunu söyleyemezse makine testi geçmiştir ve zekaya sahip olduğu düşünülmelidir. Modern bilgisayarlar bunu her geçen gün daha başarılı bir şekilde yapabilmektedir (özellikle bu bilgisayarları bilgiyi insan beyni ile aynı şekilde işlemeye programladığımız ve hatta ortaya bulanık (fuzzy) mantık" gibi kavramlar attığımız şu zamanlarda.) fakat bu sebeple onların "düşünme" yeteneğine sahip olduklarını söyleyebilir miyiz? "Bilinç" dediğimiz şeye güçleri hiç yetecek mi?
Kierkegaard "özgürlük şaşkınlığı"nı bir uçurumun kenarında dururken sahip olduğumuz baş dönmesi hissine benzetir; düşmekten korkuyoruzdur ama aynı zamanda kendimize atmaya yönelik ani bir dürtünün -hiçbir şey bizi bu seçimi yapmaktan alıkoyamayacağı için- bize galip gelmesinden de korkuyoruzdur.