... bir, on, yirmi yıl hep aynı şey... Gitgide artan bir ruhsuzluk! "Tepeye tırmandığımı zannederken aslında bayır aşağı koşmak. Tam böyleydi durum. İnsanların gözünde giderek yükselirken, aynı anda hayat da benden o kadar eksiliyor, ayaklarımın altından çekilip gidiyordu. Madem öyle, ölmeye hazır ol!
Yeniden dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovalamaya başladı;her şey eskisi gibiydi, her şey aralıksız sürüp gidiyor ve kaçınılmaz son gitgide daha korkunçlaşıyordu.
İvan İlyiç'i en çok yaralayan yalandı.Nedense herkesçe kabul gören bu yalana göre yalnızca bir hastalık söz konusuydu, öyle ölümcül bir durum yoktu ortada... Oysa o ne yapılırsa yapılsın hiç de harika bir şey olmayacağını, tam tersine bu yolda yapılacak her şeyin ona daha büyük acılar çektirmekten ve ölümünü yaklaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordu. Bu yalan onu kahrediyordu.
Aslında her şey, gerçekte o kadar zengin olmadıkları halde zenginlere benzemek isteyen, bu yüzden de ancak birbirlerine benzeyebilen insanlarınki gibiydi: Ağır Şam ipeklileriyle kaplı abanoz ağacından möbleler, çiçekler, halılar, bronzlar, koyu renk ve ışıltı... Tüm bunlar belli bir sınıftan insanlara benzemek isteyen bütün o belli sınıftan insanların eşyalarına benziyordu.