Her dönemde güçlü olan taraf, kendi konumunun korunmasına ve yenilen tarafın bunu benimsemesine yarayacak bir öğreti yaratır. Bu öğretide zayıfın farklılığı aşağılık olarak değerlendirilecek ve bu farklılığın değişmez, doğal bir şey ya da Tanrı iradesi olduğu kanıtlanacaktır.
Bir insanın sahip olmadığı yetenekleri bir başkasında görüp, beğenisini ve imrenmesini içerleme, kızgınlık olmaksızın koruyup sürdürmesi insan doğasına aykırıdır. Bu nedenle bir erkeğin yeni bir yaşam yaratmadaki bir anlık önemsiz katkısı, onun için, kendince yeni bir şeyler yaratmaya yönelik çok güçlü bir güdülenmedir. Böylece erkek, gurur duyacağı şeyler yaratmıştır. Ve kültürümüz, tepeden tırnağa erkeklik damgası taşır.
Her zaman sakınımlı davranmaya yatkın ve geri çekilmeye hazırız. Belki de kendimizi koruma içgüdüsü yüzünden, kendimizi bir başka insanda yitirmek gibi doğal bir korku taşıyoruz. İşte sevginin, eğitimin ve psikanalizin başına gelen de budur; herkes bunları bildiğini sanır, ama gerçekte kimsenin pek bir şey bildiği yoktur. Birisi kendisinin, kendinden ne denli az verdiğini görmezlikten gelme eğilimindedir, ama aynı eksikliği karşısındaki eşte “Beni hiçbir zaman gerçekten sevmedin,” suçlamasıyla algılar.
Eşcinsel bir kadın hastasını konu alan yazısında Freud, öteki insanlar için duyduğumuz sevgi ya da tiksintinin bilinç düzeyindeki ölçüsü kadar eksik ve yanıltıcı olabilecek başka bir şeyin olmadığını söyler. Bu, özellikle evlilik için geçerlidir, genellikle duyulan sevginin ölçüsü fazlaca önemsenip abartılır.