“Gençken çocukluğun ne kadar belirleyici olduğunu bilseydik, çocuk sahibi olmaya asla cesaret edemezdik.”
Ailesinin onlar için çizdiği yoldan tamamen farklı bir yöne savrulan anlatıcı, ailesiyle bağlarını koparmıştı. Karşı çıkılan bir meslek, uygun görülmeyen bir eş adayı… Bu nedenlerle uzaklaşmıştı.
Peki, otuz yıl sonra ne olmuştu? Onu annesini aramaya iten güç neydi? O yıllar boyunca iki taraf da ne düşünmüştü? Pes eden o olmuştu. Üstelik karşılıksız kalabileceğini bilse de ilk adımı atan yine kendisiydi.
Belki kocasının vefatı, belki de hayatındaki durgunluk dönemi ya da annesinin yakınına taşınması bir şeyleri değiştirmişti. Artık altmış yaşındaydı ama hala bir annenin çocuğuydu. Ve annesi, bu dönemde her zamankinden daha çok aklındaydı.
Düşünceleri, doğruluğundan emin olmadığı tahminlerden ibaretti. Peki bu düşünceleri teyit edecek cesareti var mıydı? Cesaret bulsa ve reddedilse… Kaç yaşında olursa olsun içindeki o çocuk bunu kaldırabilir miydi?
Anne ve çocuk.
Anne ve kızlar.
Her zaman ilginç, karmaşık ve derin bir ilişkidir bu. En “normal” görünen anne-kız ilişkisi bile biraz sorunludur aslında. Aralarında güçlü bir sevgi bağı vardır ama bu bağ, sevgiyle çelişen birçok duyguyu da içinde barındırabilir.
Kitap, ebeveynler ve çocukları arasındaki ilişkilere farklı bir açıdan bakıyor. Bazılarına sert, bazılarına ise sarsıcı derecede gerçek gelebilecek bir yerden. İnsan kendi ebeveynleriyle ilişkisini düşündüğünde, kitapta söylenenleri kolaylıkla tartabilir. Zamanla ailelerin yaptığı hataların görmezden gelinmesi gibi… Affedilmez belki ama “ona” alışılır. Eskisi kadar öfke uyandırmaz insanda “herkes hata yapar” denir.
Peki neden?
Anne babanın artık daha aciz görünmesi mi? Yaşlılıkla birlikte yumuşamaları mı?
Kitapta da söylendiği gibi ailesinden uzakta olan